Başlangıçlar, bitişler ve aradaki zaman üzerine…

Tarih

“Son” kavramını düşününce, aklıma, sinemada izlediğim filmlerin sonunda yazan “son” yazısı gelir. Çocukken her film sonunda hep karşıma çıkan ama bugün dönüp baktığımda esasen bana “filmin bittiğini belirtmek” dışında çok da anlam ifade etmeyen bu kelimenin zaman içerisinde bende nasıl derin bir anlama kavuştuğunu fark ettim. Zamanın sınırlılığını ve yenilenemeyeceğini anladıkça kelimenin anlamı derinleşti.
Bu hafta uzun zaman sonra memlekete geldim, çiftlikteki köpeğimiz Paşa’nın öldüğünü de gelince öğrendim. Son geldiğimde, Paşa’dan ayrılmak zor gelmişti, sarılıp vedalaştıktan sonra arabaya binince göz yaşlarımı tutamamış ağlamıştım; “son görüşmemiz” olduğunu bilmeden… Babamı görmüş gibi oluyordum Paşa’yı görünce, göz yaşlarımı ona yormuştum. Yakışıklı oğlum, pamuk huylu, kalender Paşa’m, özlenenler arasında yerini aldı; artık çiftlikte gezerken sadece babamın ayak izlerini değil, Paşa’nın pati izlerini de arayacak gözlerim, buruk bir heves, kırılgan bir umutla…
Her sonun, “Son” olduğunu bilseydik, hayatımızı nasıl yaşardık? Neyi farklı yapardık, neleri önceliklendirirdik? Nelere üzülürdük, neleri umursamazdık? Hangi tartışmaları mutlak bulur, hangilerinde geri adım atardık? İnstagram’da gördüğüm bir videoda, bir anne, büyüyen oğluna, “artık büyüyorsun, muhtemelen seni kucağımda artık taşımayacağım, son bir kez seni kucağıma almak istiyorum” dedikten sonra yaşadıkları kucaklaşmayı da gözleri yaşlı izlemiştim. Son olduğunu bildiğimiz anlarla, son olduğunu bilmediğimiz anları yaşayış biçimimiz nasıl farklılaşıyor? Hangi sonları kabul etmek zor; hangileri mutlulukla karşılanıyor, hangi sonlar umutla? Gestalt hocam Nita Scheller, “Bitmemiş Mesele (unfinished business)” teorisini açıklarken “Tam yaşanmayan temaslar, tam ayrılıkları da zorlaştırır.” Dediğinde derinden etkilenmiştim. Yaşadığımız ilişkilerimizdeki temasın kalitesi, kaçınılmaz olan “SON”u nasıl yaşadığımızı belirliyor. Yaşanılanı olgunlaşmış bir mutlulukla, tamamlanmışlık hissiyle, elimizden geleni ortaya koymuş, payımıza düşeni yaşamış, tadını çıkarmış olarak (ve buna benzer olumlu olarak niteleyebileceğimiz duygularla), veya pişmanlıkla, şaşkınlıkla, keşkelerle, ah bilseydimlerle, payımıza düşene isyan ederek, birilerini suçlayarak, üzgün, öfkeli ve mutsuz bir halle karşılayabiliyoruz.
İş yaşamı da bundan farklı değil. Bir gün son toplantımıza gireceğiz, son kez kartımızı turnikeye okutacağız. Çoğumuz bunun hangi gün olacağını bilmiyoruz. Tam da bu nedenle çoğu zaman orada sonsuza kadar kalacakmışız gibi davranıyoruz. Oysa örgütsel psikoloji araştırmaları insanların kariyerlerinin sonunda en çok hatırladıkları şeyin unvanları değil, ilişkileri olduğunu gösteriyor. Harvard Üniversitesi’nin seksen yılı aşkın süredir devam eden “Adult Development Study” araştırması da yaşam doyumunu belirleyen en güçlü değişkenlerden birinin kurulan ilişkilerin niteliği olduğunu ortaya koyuyor.
İş yerinde de geriye çoğu zaman tamamlanan projelerden çok, insanlarda bıraktığımız iz kalıyor. Bazen birlikte yenilen bir öğle yemeği… Bazen yeni başlayan bir çalışana gösterilen sabır…Bazen de zor bir dönemde söylenen tek bir cümle…
Varoluşçu psikolojide “ölümlülük farkındalığı” (mortality salience) diye bir kavram var. Araştırmalar, kişilerin, yaşamın sonlu olduğunu hatırladıklarında, değerleriyle daha uyumlu seçimler yapmaya yöneldiklerini gösteriyor. Ben şahsen, yaş aldıkça gelen -yada gelmesi gerektiğini düşündüğüm- sakinliği de buna bağlıyorum. Bu farkındalık sadece ölümle değil, “SON”larla da yaşanabiliyor; iş değişiklikleri, emeklilik, taşınma ya da çocukların evden ayrılması gibi yaşam geçişleri de benzer bir etki yaratıyor. Her bitiş, bize aslında nasıl yaşamak istediğimizi yeniden hatırlatan sessiz bir öğretmen rolüne bürünüyor.
Eğer o günün, o kurumdaki son iş gününüz olduğunu bilseydiniz, neleri farklı yapardınız? Toplantıdaki tutumunuz nasıl değişirdi? Kimlerle vakit geçirmeyi tercih ederdiniz? Kendinizle ilişkiniz nasıl olurdu, stresinizi neye göre belirlerdiniz? Acil işlerinizi nasıl yönetirdiniz? Haklı olmak ne kadar önem taşırdı?
Bence, kariyer dediğimiz şey, yalnızca yaptığımız işler değil; arkamızda bıraktığımız izlerin toplamı. Kurumsal hayatın içinde iken, sonlu olması konusunu her gün düşünmesem de, iş hayatımda bıraktığım izin şekli ve derinliğine emek harcamış olmak, bugün dönüp baktığında bana çok iyi hissettiriyor.
Son’ları beklerken ya da zamanımızın tükendiğini kimi zaman hiç farketmeden yaşayıp giderken, hayatın bize her gün sessizce sorduğu soru şu:
Eğer bugün son gün olsaydı, yine aynı şekilde yaşar mıydım? Neyi farklı yapardım?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

“Yetenek Savaşı” Diye Bir Şey Yok, Sadece Ucuz İşgücü Avı Var

Son on yılda iş dünyasının en çok duyduğumuz iki...

Toplumdan Kopan İnsan Kendinden de Kopar mı?

Sabah evden çıkıyoruz ve asansörde karşılaştığımız komşumuza gülümsemek yerine...

Eril Liderlik Devri Bitti,Eril+ Dişil = “Bilge Liderlik” Devrindeyiz

Dünya lideri ya da iş hayatında güçlü lider denildiğinde...

Emir ve Talimatlara Aykırı Davranma: Otorite ile Adalet Arasındaki İnce Çizgi

Ünlü yönetim bilimci Peter Drucker, “Yönetim: Görevler, Sorumluluklar, Uygulamalar”...