Bu yazı, bir kimya mühendisinin koçluk bakış açısıyla, duygulara farklı bir gözle bakmanıza ve hayatınızı yeniden inşa etmenize rehberlik etmek amacıyla yazılmıştır.
Çünkü mühendislik eğitimi insana dünyaya farklı bakmayı öğretir. Bir olay olduğunda sadece sonuca bakmazsınız; sistemin nasıl çalıştığını, hangi değişkenlerin süreci etkilediğini, hangi girdinin hangi çıktıyı ürettiğini anlamaya çalışırsınız. Kimyada bir reaksiyon kontrolden çıktığında iyi bir mühendis paniğe kapılmaz, önce sistemi analiz eder; sıcaklık mı yükseldi, basınç mı arttı, akış mı bozuldu, yoksa reaksiyon kinetiğinde mi beklenmeyen bir değişim oldu diye verileri okumaya başlar. Çünkü mühendislikte temel bir gerçek vardır: Her çıktının bir sebebi vardır ve veriler doğru okunduğunda sistem kendini ele verir.
İnsana da aslında biraz böyle bakmak gerekiyor. Çünkü insan yalnızca düşünen bir canlı değil; aynı zamanda sürekli veri üreten biyolojik, kimyasal ve psikolojik bir sistemdir. Biz bu sistemden gelen sinyallere çoğu zaman “duygu” diyoruz ama çoğu insan duyguyu veri olarak değil, doğrudan gerçeklik olarak algılıyor. Oysa hissettiğimiz her şey mutlak gerçek olmak zorunda değildir. Duygu çoğu zaman sistemin mevcut durumuna dair bilgi taşıyan bir geri bildirim mekanizmasıdır.
Bugün insanların en çok zorlandığı konulardan biri de tam olarak bu. Kaygı hissettiğinde hayatının kötüye gittiğini düşünüyor, öfkelendiğinde kötü biri olduğuna inanıyor, yorulduğunda başarısız olduğunu sanıyor. Halbuki mühendislik bakışıyla düşündüğümüzde bunların hiçbiri doğrudan sonuç değil; bunlar sistemin ürettiği çıktılar. Nasıl ki bir tesiste sıcaklığın yükselmesi tesisin değersiz olduğu anlamına gelmiyorsa, insanın kaygı yaşaması da onun zayıf olduğu anlamına gelmez. Bu sadece sistemde dikkat edilmesi gereken bir alan olduğunu gösterir.
Carl Gustav Jung’un şu sözü aslında tam anlamıyla bir sistem analizi yaklaşımıdır: “Bilinçaltına ışık tutmadıkça, o hayatınızı yönetir ve siz buna kader dersiniz.” Çünkü analiz edilmeyen veri zamanla sistemi yönetmeye başlar. İnsan da çoğu zaman hissettiği şeyleri anlamak yerine bastırmayı tercih ettiği için bir süre sonra kendi iç mekanizmasının kontrolünü kaybetmeye başlar. Bastırılan korkular davranışa dönüşür, konuşulmayan öfke ilişkileri yıpratır, ifade edilmeyen üzüntü bedende yük oluşturmaya başlar.
Koçluk çalışmalarında en sık karşılaşılan durumlardan biri insanların hislerini yönetmeye çalışırken aslında onları yok saymaya çalışmasıdır. İnsanlar güçlü olmanın duygusuz olmak anlamına geldiğini sanıyor. Halbuki mühendislikte hiçbir sistemi alarm vermiyor diye sağlıklı kabul etmezsiniz. Bazen alarm vermeyen sistem en tehlikeli sistemdir çünkü veri akışı kesilmiştir. İnsan da böyledir. Duygu hissetmiyor olmak sağlıklı olmak anlamına gelmez; bazen sadece sistemin kendini kapatmaya başladığını gösterir.
Kimya burada çok güçlü bir metafor sunar. Kapalı bir sistem düşünün. İçeride sürekli basınç artıyor ama tahliye mekanizması çalışmıyor. İlk başta dışarıdan hiçbir şey görünmez. Sistem sessizdir. Hatta kontrol altında gibi görünür. Ama içeride enerji birikmeye devam eder. Sonra bir noktada çok küçük bir tetikleyici büyük bir reaksiyon oluşturur. İnsan zihni de bundan çok farklı çalışmıyor. Bastırılan duygu ortadan kaybolmuyor; sadece sistem içinde enerji olarak birikiyor. Bir gün bir bakıyorsunuz, aslında önemsiz bir olay karşısında orantısız bir öfke ortaya çıkıyor ya da insan hiçbir fiziksel problem yokken tükenmiş hissediyor.
Freud’un yıllar önce söylediği “İfade edilmeyen duygular asla ölmez, canlı canlı gömülür ve sonra daha çirkin şekillerde ortaya çıkar” sözü bugün nörobilim açısından da oldukça anlamlı görünüyor. Çünkü beden ve zihin birbirinden bağımsız çalışmıyor. Uzun süre stres altında kalan insanın hormon dengesi değişiyor, kortizol seviyesi yükseliyor, uyku kalitesi bozuluyor, dikkat süresi azalıyor, bağışıklık sistemi zayıflıyor. Yani duygu dediğimiz şey sadece psikolojik bir durum değil; aynı zamanda biyokimyasal bir süreç.
İşte bu yüzden kaygıyı sadece “kötü his” olarak görmek büyük bir hata olabilir. Kaygı çoğu zaman sistemin belirsizlik algıladığını gösteren bir veridir. Beyin gelecekte oluşabilecek riskleri hesaplamaya çalışırken alarm sistemini devreye sokar. Sorun alarmın çalışması değil; alarmın sürekli açık kalmasıdır. Modern insanın en büyük problemlerinden biri de burada başlıyor. Sistem hiçbir zaman gerçekten dinlenmiyor. Telefonlar, bildirimler, ekonomik baskılar, sürekli performans beklentisi, sosyal medya kıyaslamaları ve bitmeyen hız duygusu zihni sürekli yüksek frekansta çalıştırıyor. Sürekli tam kapasite çalışan bir makinenin zamanla aşınması ne kadar normalse, insanın da tükenmesi o kadar normal.
Bir mühendis aşırı yüklenen sistemi zorlamaya devam etmez; sistemi durdurur, bakım yapar, akışı düzenler, gereksiz yükleri azaltır ve sistemi yeniden optimize eder. İnsan ise tam tersini yapıyor. Yoruldukça daha fazla çalışıyor, sıkıştıkça daha fazla kontrol etmeye çalışıyor, kaygılandıkça daha fazla düşünmeye başlıyor. Sonra bir noktada beden konuşmaya başlıyor. Uykusuzluklar, dikkat dağınıklığı, kas ağrıları, tahammülsüzlük, motivasyon kaybı ve zihinsel yorgunluk ortaya çıkıyor. Aslında bunların büyük kısmı sistemin gönderdiği geri bildirimler.
Koçluk perspektifinden bakıldığında insanın dönüşümü çoğu zaman tek bir farkındalıkla başlıyor: Hissettiğim şey benim kimliğim değil, sistemimin bana gönderdiği bir veri olabilir. Bu bakış açısı insanı suçluluk psikolojisinden çıkarıp gözlemci pozisyonuna taşır. Çünkü insan kendine dışarıdan bakabildiği anda neden-sonuç ilişkilerini görmeye başlar. Hangi ortamların enerjisini düşürdüğünü, hangi insanların stres yarattığını, hangi düşünce biçimlerinin sistemi gereksiz yere alarma geçirdiğini fark eder.
Jung’un “İnsan aydınlığa ulaşarak değil, karanlığının bilincine vararak dönüşür” sözü tam da bu yüzden çok değerlidir. Çünkü gerçek gelişim yalnızca olumlu düşünmekle değil, sistemin karanlıkta kalan taraflarını dürüstçe analiz edebilmekle mümkündür. Mühendislikte de proses iyileştirme önce hatayı kabul etmekle başlar. Ölçmediğiniz şeyi yönetemezsiniz. İnsan da fark etmediği duyguyu dönüştüremez.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey duygularımızla savaşmak değil, onları doğru okumayı öğrenmek. Çünkü korku bazen korunmamız gereken alanı gösterir, öfke ihlal edilen sınırlarımızı fark ettirir, üzüntü yavaşlamamız gerektiğini anlatır, kaygı hazırlıksız olduğumuz alanları görünür hale getirir. Duygu düşman değildir; sistemin bize gönderdiği içsel rapordur.
İyi yönetilen her sistem doğru veriyle çalışır. İnsan da dahil.
Bizi Harekete Geçiren 7 Temel Duygu ve Taşıdığı Veriler
Korku: Sistem için risk, tehdit ve güvenlik açığı oluştuğunu gösteren bir alarm verisidir. İnsan hangi konuda korunmaya ihtiyaç duyduğunu korku sayesinde fark eder.
Öfke: Sınır ihlali, adaletsizlik veya bastırılmış ihtiyaçlarla ilgili güçlü bir geri bildirim üretir. Çoğu zaman “burada yanlış giden bir şey var” verisi taşır.
Üzüntü: Kayıp sonrası sistemin yavaşlama, enerji toplama ve iyileşme ihtiyacını gösterir. İnsan bazen durarak toparlanır.
Kaygı: Kontrol edilemeyen değişkenlerin arttığını ve zihinsel yükün yükseldiğini gösteren önemli bir veridir. Hazırlık ihtiyacını haber verir.
Suçluluk: Davranışlarla kişinin değer sistemi arasındaki uyumsuzluğu gösterir ve düzeltme ihtiyacını ortaya koyar.
Utanç: Sosyal kabul, aidiyet ve görünür olma korkusuyla ilgili hassas veriler taşır; insanın en kırılgan alanlarını görünür hale getirir.
Sevinç: Sistemin uyum içinde çalıştığını, kişinin enerji üreten ve anlam bulduğu alanlarla temas ettiğini gösteren güçlü bir veridir.
Belki de mesele daha az hissetmek değil, daha doğru analiz etmektir. Çünkü duygu bazen insanı zorlar. Ama doğru okunduğunda rehber olur.Rehberlerinin sesini duymazsan çığlık atmaya başlar ve sen bunun adına ‘hastalık’ dersin…..
Bu farkındalıkla şu anda bir hastalık deneyimi içindeysen bu hangi duygunun çığlığı olabilir?
Duygularımız: Bedenin Geri Bildirim Verileri
Tarih
