Bugün dünyanın en büyük şirketleri aynı sorunun peşinde koşuyor. Daha yaratıcı ekipler nasıl kurulur? İnsanlar nasıl daha cesur kararlar alır? Kurum içinde inovasyon kültürü nasıl oluşturulur? Yapay zekâ çağında insanı farklılaştıracak beceriler nelerdir?
Bu soruların peşinden milyarlarca dolarlık yatırımlar yapılıyor. Liderlik programları hazırlanıyor, inovasyon laboratuvarları kuruluyor, kurum kültürünü dönüştürmeye yönelik projeler geliştiriliyor.
Ama belki de gözden kaçırdığımız çok daha temel bir gerçek var.
Dünyayı değiştirecek fikirler, toplantı odalarında değil; çocuk odalarında doğuyor.
Çocuk ve ergen psikiyatristi olarak yıllardır çocukların, ergenlerin ve ailelerin hikâyelerini dinliyorum. Bu hikâyeler birbirinden farklı görünse de, son yıllarda ortak bir tema giderek daha belirgin hale geldi: Çocuklar hata yapmaktan korkuyor.
Bu korku yalnızca sınavlarla ilgili değil.
Yanlış cevap vermekten…
Arkadaşlarının önünde mahcup olmaktan…
Öğretmenini hayal kırıklığına uğratmaktan…
Anne babasının beklentisini karşılayamamaktan…
Yetersiz görünmekten…
Klinikte bazen çok başarılı çocuklarla karşılaşıyorum. Akademik performansları yüksek, sosyal becerileri iyi, disiplinli ve çalışkanlar. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünüyor. Ancak görüşme ilerledikçe şu cümlelerden biri mutlaka geliyor:
“Ya bir gün başaramazsam?”
“Ya hata yaparsam?”
“Ya herkes benim yetersiz olduğumu anlarsa?”
İşte bu noktada fark ediyorum ki, sorun başarı eksikliği değil; hata korkusu.
Ve çoğu zaman bu korku kötü ebeveynlikten değil, tam tersine iyi niyetli ebeveynlikten besleniyor.
Hiçbir anne baba çocuğuna “Hata yapma.” demek istemez. Ancak yıllar boyunca tekrar eden küçük mesajlar, çocuk zihninde büyük anlamlar oluşturabilir.
“Biraz daha dikkat et.”
“Bu kadar çalıştıysan tam olsun.”
“Bir daha böyle yapma.”
“Daha iyisini yapabilirsin.”
Bu cümlelerin hiçbiri tek başına zararlı değildir. Ancak sürekli tekrarlandığında çocuk şu sonucu çıkarmaya başlayabilir:
“Yanlış yapmak tehlikelidir.”
İşte tam bu noktada öğrenme psikolojisi değişmeye başlar.
Çocuk artık merak ettiği için değil, hata yapmamak için çalışır.
Sorular sormak yerine doğru cevapları ezberlemeye yönelir.
Denemek yerine garanti olanı seçer.
Keşfetmek yerine kontrol etmeye çalışır.
Oysa inovasyon tam tersine işler.
Yeni bir fikir ortaya koymak, bilinmeyene adım atmaktır. Bilinmeyene adım atan herkesin ise yanılma ihtimali vardır. Dünyayı değiştiren buluşların, başarılı girişimlerin ve çığır açan fikirlerin ortak özelliği ilk denemede kusursuz olmaları değildir. Tam tersine, çoğu sayısız denemenin, yanlış kararın ve başarısız girişimin ardından ortaya çıkmıştır.
Bugün iş dünyasının en çok konuştuğu kavramlardan biri “çeviklik” (agility). Kurumlar değişime hızlı uyum sağlayan çalışanlar istiyor. Aynı şekilde “inovasyon”, “girişimcilik”, “yaratıcılık” ve “adaptasyon” da stratejik planların vazgeçilmez başlıkları haline geldi.
Ancak burada önemli bir çelişki var.
Biz çocuklara yıllarca hata yapmamayı öğretirken, yetişkin olduklarında risk almalarını bekliyoruz.
Onlara yanlış cevap vermekten korkmayı öğretirken, yeni fikir üretmelerini istiyoruz.
Sürekli doğruyu yapmaları gerektiğini söylerken, farklı düşünmelerini bekliyoruz.
Bu beklenti kendi içinde çelişkili.
Çünkü inovasyon teknik bir beceri değildir.
Öncelikle psikolojik bir cesarettir.
Belirsizliğe tahammül edebilme cesareti…
Eleştirilmeyi göze alabilme cesareti…
Yanlış yapma ihtimalini kabul edebilme cesareti…
Ve yeniden deneyebilme cesareti.
İşte bu cesaret, kurumsal eğitimlerde değil; çocuklukta şekillenir.
Son yıllarda insan kaynakları profesyonelleri ve yöneticilerle yaptığım sohbetlerde benzer ifadeleri sık duyuyorum:
“Genç çalışanlar risk almak istemiyor.”
“Karar vermekte zorlanıyorlar.”
“Eleştiriye karşı çok hassaslar.”
“Her şeyi mükemmel yapmak istedikleri için işleri geciktiriyorlar.”
Bu durum çoğu zaman kuşak farkı olarak açıklanıyor. Oysa mesele yalnızca kuşak olmayabilir. Belki de bu gençler, çocukluklarından itibaren hata yapmanın bedelinin yüksek olduğu bir sistem içinde büyüdüler. Hata, öğrenmenin doğal bir parçası olarak değil; kaçınılması gereken bir kusur olarak öğretildi.
Bunun kurumsal maliyeti düşündüğümüzden daha büyük.
Hata yapmaktan korkan çalışan, inisiyatif almaz.
İnisiyatif almayan çalışan, yenilik üretmez.
Yenilik üretmeyen ekip, rekabet avantajını kaybeder.
Sonunda şirketler teknolojiye yatırım yapar ama psikolojik altyapıyı ihmal eder.
Oysa bugün yapay zekâ bilgiye bizden daha hızlı ulaşıyor. Veriyi daha hızlı analiz ediyor ve birçok rutin işi bizden daha doğru yapabiliyor. Böyle bir dünyada insanı farklılaştıracak olan şey, doğru cevabı ezberlemek değil; henüz kimsenin sormadığı soruyu sorabilmek olacak.
Bu ise yalnızca zekâ meselesi değildir.
Psikolojik güvenlik meselesidir.
Bir insan hata yaptığında aşağılanmayacağını, fikrini söylediğinde küçümsenmeyeceğini ve başarısız olduğunda tamamen değersizleşmeyeceğini hissederse yaratıcı olabilir. Çocuklar için de kurumlar için de değişmeyen gerçek budur.
Belki de geleceğin en büyük rekabet avantajı, en akıllı insanları işe almak değil; insanların hata yapmaktan korkmadığı kültürler inşa edebilmek olacak.
Ve bu kültür yalnızca şirketlerde kurulmaz.
Evde başlar.
Sınıfta gelişir.
Öğretmenin “Yanlış düşündün ama birlikte bakalım.” dediği anda güçlenir.
Anne babanın “Olur, yeniden deneyelim.” diyebildiği anda kök salar.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Çocuklarımızı doğru cevaplar vermeye mi hazırlıyoruz, yoksa yeni sorular sormaya mı?
Çünkü geleceği değiştirecek olanlar, en az hata yapan insanlar olmayacak.
Yanlış yapmaktan korkmadan düşünmeye, üretmeye ve yeniden denemeye devam edebilen insanlar olacak.
İnovasyon bir fikirle başlamaz. İnovasyon, hata yapma cesaretiyle başlar.
Hata Yapamayan Çocuklardan İnovasyon BeklemekÇelişkili Bir Beklenti
Tarih
