Kurumsal hayatın yazılı olmayan kuralları vardır. Şirket el kitabında bulamazsınız. İnsan Kaynakları eğitimlerinde anlatılmaz. MBA programlarında ise ancak satır aralarında hissedebilirsiniz.
İşin özü aslında şudur:
“İtaat et, rahat et.”
Ne kadar basit, değil mi? Yıllarca liderlik kitapları okur, strateji seminerlerine katılırsınız. Dünyanın en pahalı danışmanlık şirketlerine para ödeyip raporlar satın alırsınız. Sonra bir gün kariyerinizin zirvesinde, devasa bir holdingin CEO koltuğuna bile oturursunuz ve size fısıldanan ilk gerçek şu olur: “Patron ne diyorsa odur.”
İşte o anda Harvard’ın, ODTÜ’nün, Boğaziçi’nin ve bütün kişisel gelişim kitaplarının üzerinde yükselen kadim deneyim ile tanışırsınız: “İtaat et, rahat et.” Bir CEO’nun teorik görevi şirketi yönetmektir. Pratik görevi ise patronu üzmeden şirketi yönetiyormuş gibi görünmektir. Aradaki fark oldukça büyüktür. Teoride CEO vizyon sahibidir. Pratikte ise vizyonun sınırları, patronun sabah kahvesini içerken aklına gelen fikirlerle çizilir. CEO toplantıda şöyle der: “Yaptığımız analizler sonucunda pazarın bu yönde gelişeceğini öngörüyoruz.” Patron cevap verir: “Ben öyle düşünmüyorum.” Toplantı biter. Pazarın/şirketin gelişim yönü değişir.
Kurumsal dünyanın en ilginç canlılarından biri “proaktif yönetici”dir. Bu arkadaşlar genellikle çok iyi niyetlidir. Şirket için düşünürler. Riskleri önceden görmeye çalışırlar. Yeni fikirler üretirler. Süreçleri iyileştirmek isterler. İlk birkaç yıl boyunca patronlar tarafından da takdir edilirler. Sonra bir gün tehlikeli bir hata yaparlar. Gerçekten kendi potansiyellerine uygun bir şekilde düşünmeye başlarlar. İşte felaket tam da burada başlar. Çünkü bazı şirketlerde patron gibi düşünmek, sadece belirli katlara tanınmış bir ayrıcalıktır. CEO’nun görevi bazen düşünmek değil, doğru zamanda başını sallamaktır. Patron: “Bu yıl yatırıma girelim.” CEO: “Mükemmel fikir.” Patron ertesi hafta: “Yatırımı durduralım.” CEO: “Son derece yerinde bir karar.” Patron bir hafta sonra: “Aslında yatırım yapalım.” CEO: “Ben de tam onu düşünüyordum.” Kurumsal esneklik dedikleri şey bazen budur.
Proaktif yönetici ise farklı davranır. Elinde tablolarla gelir, sunumlar hazırlar, verilerle konuşur. Alternatif senaryolar üretir, risk analizleri yapar. Sonra patronun fikrinin neden yanlış olabileceğini anlatmaya çalışır.
İşte bu noktada kariyerinin GPS cihazı çalışmaya başlamış ve ekranda şu rota belirmiştir:
“Dış kapının dışına 300 metre.” Aslında patronlar, şansları dışında çoğu zaman akıllı insanlardır. Şirketlerini risk alıp kurmuşlardır. Babalarından kalmadıysa servet yaratmışlardır. Sorun genellikle zekâ değil, sahiplik duygusudur. Çünkü patron için şirket bir bilanço değildir. Onun hayat hikâyesidir. CEO ise bu hikâyeye sonradan katılmış profesyonel bir oyuncudur. Patron şirketini çocuğu gibi görür. CEO ise kurumsal bir yapı olarak görür. Patron duygularıyla karar verebilir. CEO ise verilerle karar vermek ister. Ve tarihin büyük bölümü boyunca duygular ile Excel dosyaları arasındaki savaşın galibi genellikle duygular olmuştur. Bu nedenle bazı CEO’lar zamanla özel bir yetenek geliştirir. Buna “kontrollü itaat sanatı” diyebiliriz. Bu insanlar ne tamamen teslim olurlar ne de gereksiz kahramanlık yaparlar. Patronun fikrini doğrudan reddetmezler. Ama uygulama sırasında küçük dokunuşlarla gemiyi doğru rotaya çevirmeye çalışırlar. Kurumsal dünyanın gerçek ustaları genellikle bunlardır. Çünkü onlar bilir ki “Haklı olmak ile görevde kalmak aynı şey değildir.” Tarihte haklı olup işsiz kalan çok insan vardır. Ama haksız olup uzun yıllar CEO kalanların sayısı da az değildir. Şaşırmadık, değil mi?
Elbette burada bir yanlış anlaşılma olmasın. Kastettiğim şey omurgasızlık değildir. Bir yöneticinin temel görevi gerektiğinde gerçeği söyleyebilmektir. Şirketin çıkarını savunabilmektir. Yanlışları dile getirebilmektir. Fakat bunun da bir yöntemi vardır. Bazı yöneticiler gerçeği balyoz gibi kullanır. Bazıları ise anahtar gibi. Balyoz kapıyı kırar. Anahtar ise kapıyı açar. Sonuçta ikisi de aynı kapıyla ilgilenir, ama kariyer sonuçları oldukça farklıdır.
Kurumsal hayatta en tehlikeli cümlelerden biri şudur: “Ben size katılmıyorum.” Oysa bu cümlenin daha güvenli versiyonları geliştirilmiştir. Örneğin: “Farklı bir açıdan bakabilir miyiz? Alternatif bir senaryo değerlendirebilir miyiz?” Kurumsal lisanın en önemli amacı, gerçeği söylemek değil, gerçeği söyleyip hayatta kalabilmektir.
Peki sonuç olarak bir CEO için en doğru yol nedir? Tam itaat mi? Tam bağımsızlık mı? Sanırım ikisi de değil. Tam itaat zamanla yöneticiyi bir sekretere dönüştürür. Tam bağımsızlık ise çoğu zaman eski CEO’lar kulübüne hızlı üyelik sağlar. Başarılı liderlik, bu iki uç arasında kurulan hassas dengede saklıdır. Patrona rağmen değil, patronla birlikte sonuç üretmek… Ama gerektiğinde ona istemediği gerçekleri de gösterebilmektir… Tabii bunu algılayabilecek patron sayısı da maalesef o kadar yüksek olmayabilir. İşte zor olan budur.
Çünkü günün sonunda CEO koltuğu, aslında bir yönetim koltuğundan çok bir denge koltuğudur. Bir tarafta hissedarlar. Bir tarafta çalışanlar. Bir tarafta müşteriler. Diğer tarafta patron. Ve çoğu zaman patronun ağırlığı, diğerlerinin toplamından biraz daha fazladır. Bu yüzden yıllarını kurumsal hayatta geçirmiş benim gibi deneyimli yöneticiler, genç meslektaşlarına genellikle şu öğüdü verir:
“Her savaşa girme.”
Çünkü bazı savaşları kazansanız bile kariyerinizi kaybedebilirsiniz. Belki de kurumsal dünyanın en büyük ironisi budur. Liderlik kitapları cesur olun der. Yönetim guruları vizyon sahibi olun der. Danışmanlar dönüşüm yaratın der. Hayat ise bazen kulağınıza sessizce şunu fısıldar: “Önce bir maaşın yatsın da sonra dönüşümü düşünürüz.” İşte tam bu noktada CEO, filozof ile memur arasında garip bir varlığa dönüşür. Bir yandan şirketi geleceğe taşımaya çalışır. Diğer yandan, patronuna yeterli yakınlığa sahip ise, ruh halindeki günlük dalgalanmaları takip eder. Borsa endeksi kadar patron endeksi de önemlidir. Ve yıllar sonra emekli olduğunda geriye dönüp baktığında şunu fark eder:
Şirket yönetmek zormuş ama insan yönetmek daha zormuş. Patron yönetmek ise bambaşka bir uzmanlık alanıymış. Bu nedenle kurumsal hayatın görünmez sloganı belki de gerçekten şudur: “İtaat et, rahat et.” Ama küçük bir dipnotla: “Fazla itaat edersen yöneticiliğini, hiç itaat etmezsen koltuğunu kaybedebilirsin.” Asıl ustalık, ikisini de koruyabilmektir. Nereden mi biliyorum? Bilmiyorum.
İtaat Et, Rahat Et!
Tarih
