Öğreniyorum, öyleyse değişiyorum!

Tarih

Hiçbir çağda bugünkü kadar çok “öğrenen” olmadı ve yine hiçbir zaman diliminde de bugünkü kadar az “değişen” bulunmadı… Aynı kafa ile devam ediyor olmak Bilgi Çağı’nın büyük bir aldatmacası olabilir mi?
Başlıktaki “öğreniyorum, öyleyse değişiyorum” ifadesi pek çok yazımda altını çizdiğim “öğrenmek bir ilerleme, bilmek bir duraklamadır” anlayışım ile pekişiyor ve durup üzerinde dikkatlice düşünmeyi gerektiriyor!
Etrafınıza şöyle bir bakın: Seminerlere giden, podcast dinleyen, kitap okuyan, online kurslara kaydolan, LinkedIn’de “paylaşımlar yapan” bir ordu ile iç içeyiz. Ağır bir entelektüel bombardıman altındayız. Eskiden arada sırada dijital duvarlara yazılan bilgece sözler çıkardı karşımıza şimdilerde ise dağ-taş “junior” bilgeden geçilmez hale geldi…
Bu kadarı bir yerden sonra fazla geliyor insana. “Değişen ne var?” sorusuna yasalar vektörü ile baktığımızda “suçlar mı azaldı” sorusuna “evet” demek mümkün değil. Aynı soruya ahlak vektörü ile bakacak olursak doğru dürüst onay verebilir miyiz? Bu garip paradoksun altında ne var acaba? Davranışlar mı yoksa alışkanlıklar mı, alışkanlıklar da olabilir. Bakış açıları mı değişti, yoksa sadece “öğrenmiş olma” hissinin kendisi mi? Uygun gelenleri seçebilir, birden fazlasını da işaretleyebilirsiniz…
BİRİKTİREN İNSANIN HUZURU (MU?)
Bir dostum, geçen yıl tam on iki kitap okuduğunu söyledi gururla. Türkiye’de okuma alışkanlığı göz önünde bulunduruluşa hiç fena değil. Sonra sordum: “hangisi seni rahatsız etti?” Suskunluk hakîm oldu bu beklenmedik soru karşısında. On iki kitap, on iki onay, on iki rahatlık biriktirmiş arkadaş. Hiçbiri onu yerinden oynatmamış, hiçbiri bir alışkanlığı kırıp atmamış, hiçbiri “şu ana kadar bildiklerim yanlıştı” dedirtmemiş.
Bu örnek tesadüfi değil. İş dünyasında sıkça karşılaştığım bir portre bu: Bilgiyi biriktiren, ama bildiğiyle yüzleşmekten kaçan insan çokluğu! Kurumsal eğitim programları, liderlik seminerleri, kişisel gelişim atölyeleri… Hepsi bir tür zihinsel tüketim. Gidilir, dinlenilir, notlar alınır, geri dönülür ve her şey eskisi gibi devam eder.
Cemil Meriç’in “okumak bazen hiç okumamak kadar körleştirir” sözünü bugüne çevirelim: Öğrenmek bazen hiç öğrenmemek kadar körleştirir. Çünkü öğrenme eylemi, dönüşümü taklit etmeye başladığında, biz de kendimizi kandırmaya başlarız.
Asıl sorun, öğrenmenin bir “ürün” haline gelmesi. Bugün bilgi, market reyonu gibi düzenlenmiş: İstediğini seç, sepetine koy, kasada öde, eve götür. Ürün evine girdi mi, “sahip” oldun sayılırsın. Ama bir kitabı satın almakla onu okumak arasındaki farkı biliyoruz ya; bir bilgiyi “almak”la ondan değişmek arasındaki fark da öyle. Bu durum, vaktiyle dinlediğim zengin birinin kitapçıya gidip, “yan yana konulduğumda 90 cm olan ciltli kitaplarda on rafı dolduracak kadar istiyorum” demesi anektotunu hatırlattı. Durum satıcının şaşırması üzerine sorduğu sorula anlaşıldı. Meğerse adamın kütüphanesi o kadar genişliğe sahip toplam 10 rafı varmış…
İş dünyasında bu özellikle belirgin. Bir CEO, “dünyayı değiştiren” bir kitabı okur, ama ertesi gün toplantıda aynı hiyerarşik dili kullanır. Bir yönetici, “duygusal zekâ” seminerine gider, ama çalışanına aynı ezici tonla konuşur. Bir girişimci, “yıkıcı inovasyon” üzerine konuşur, ama şirketini aynı eski modellerle yönetir.
Foucault’nun “kendilik teknolojileri” dediği şey, özne olmak için kendine uyguladığın pratiklerdir ama bu pratikler, özne olma iddiasını taşımadan sürdürülürse, o zaman onlar kendilik teknolojisi değil, kendilik süslemesi haline geliverir. Değişmeme hali, değişmez kural gibi işler çoğu kez…
Öğrenme, bir tür ahlaki pasaport haline geldi günümüzde. “Ben bunu biliyorum” demek, “ben bunu yaşıyorum” demek gibi algılanıyor artık. Oysa ikisi arasında bir uçurum var ve bu uçurumun kenarında durup bakmak bile çoğumuzun tahammül sınırlarını aşıyor.
AURADAN YOKSUN BİLGİ
Walter Benjamin, sanat eserinin mekanik olarak çoğaltılmasında “aura” kaybının söz konusu olduğunu söylerdi. Eserin tekil oluşu ve biricikliği, karşısındaki insanı sarsan o büyüsü ortaya koyar. Bugün aynı şey bilgi için de geçerli: Bir düşünce, bir kavram, bir iddia, dijital ortamlarda yüzlerce kez kopyalandığında, alıntılandığında, “içerik” haline getirildiğinde, aura kaybına uğrar. Sarsıcı olan şey, sarsıcılığını yitirir! Çünkü aura, bilgiye değil, bilginin seninle kurduğu ilişkiye bağlıdır ve o ilişki, sanılanın aksine paylaşıldıkça güçlenmek yerine tekrar tekrar üretildiğinde zayıflar…
Byung-Chul Han, çağımızı “performans toplumu” olarak adlandırır. Baskı dışarıdan gelmez, içeriden gelir; birey kendini gönüllü olarak optimize eder. Öğrenme de bu optimizasyonun merkezinde yer alır. Bir kurs, bir seminer, bir kitap ki bunlar artık bilgiye erişim araçları değil, kendini geliştirme performansının bileşenleri haline gelir. “Ne kadar çok öğrenirsem, o kadar değerliyim” denklemi, öğrenmeyi metafizik bir eylemden çıkarıp piyasa değeri olan bir faaliyete seviyesine düşürür.
Gerçek dönüşüm rahatsız edicidir. Çünkü seni yerinden oynatır. Bildiğin şemaları bozar, alıştığın dili kırmaya kalkar, “ben doğruyordum” rahatlığını alıp götürür. Bireyi konfor alanından çıkmaya zorlar. Oysa modern öğrenme anlayışı tam tersini vaat eder: Rahatça öğren, rahatça uygula, rahatça geliş. Bu, bir self-servis rejimidir; tabağını doldurursun, kimse ne yiyeceğine karışmaz.
Dönüşüm böyle çalışmaz!
Dönüşüm, bir kelebeğin koza içinde erimesi gibidir; karanlık, belirsiz, teslimiyet gerektiren bit olgudur. İyi olduğu halde daha iyi olmanın hedeflendiği inisiyasyonu çağrıştırır. Ve çoğumuz bu zorluk ve özveriye katlanmak yerine, kozanın dışından “kelebek olma” kitapları okumayı tercih ediyoruz.
Alain de Botton’un sorduğu türden bir soru sormak gerek: Ne kadarımız, öğrendiğimiz şeyin bizi rahatsız etmesine izin veriyor? Ne kadarımız, yeni bir bilgiyi sadece “ilginç” bulup kenara koyabiliyoruz çünkü o bilgi, yaşantımızı sorgulamaya çağırıyor ve biz bu çağrıya gitmek istemiyoruz?
BİLGİNİN AHLAKİ AĞIRLIĞI
Buraya kadar söylenenler, “öğrenmek faydasız” demek değil. Tam tersi: Öğrenmek, varoluşsal bir sorumluluktur. Bir şeyi öğrendikten sonra aynı kalmak, o bilgiyi görmezden gelmek hatta onu “kullandığını sanmak” bir tür ahlaki kaçış olafak dikilir kişinin karşısına.
Bir liderin “etik liderlik” kitabını okuyup sonra aynı toksik kültürü sürdürmesi, sadece bir tutarsızlık değildir! Kendine karşı, çalışanlarına karşı, öğrendiği o bilgiye karşı işlenmiş bir haksızlıktır… Bilgi, sana hesap sormak için gelmiştir; sen onu süs eşyasına çevirirsen, o bilgi sana ait olmaz. Tıpkı giyilmediği için asılı duran bir elbise gibi kalır ve işlevsiz yıllanır dolapta.
Öğrenmek, bilgiden değişmeyi kabul etmektir. Gerisi, sadece biriktirmedir. Biriktirmenin en tehlikeli yanı, seni dönüştürdüğü yanılgısına düşürmesidir. O yanılgıdan kurtulmak, belki de bu çağın ilk gerçek öğrenmesi olacak.
Şimdi kendine sor ve kendin için dürüstçe yanıt ver: Öğrendikçe başkalarının da fark edeceği biçimde değişiyor musun?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

“Yetenek Savaşı” Diye Bir Şey Yok, Sadece Ucuz İşgücü Avı Var

Son on yılda iş dünyasının en çok duyduğumuz iki...

Toplumdan Kopan İnsan Kendinden de Kopar mı?

Sabah evden çıkıyoruz ve asansörde karşılaştığımız komşumuza gülümsemek yerine...

Eril Liderlik Devri Bitti,Eril+ Dişil = “Bilge Liderlik” Devrindeyiz

Dünya lideri ya da iş hayatında güçlü lider denildiğinde...

Emir ve Talimatlara Aykırı Davranma: Otorite ile Adalet Arasındaki İnce Çizgi

Ünlü yönetim bilimci Peter Drucker, “Yönetim: Görevler, Sorumluluklar, Uygulamalar”...