İnsan, ütopyası kadar cesur, ütopyası kadar canlı, ütopyası kadar insandır!
Thomas More, 1516 yılında yazdığı Utopia adlı eserinde, “Ütopya” kavramını düşünce dünyasına kazandırarak, gerçek dünyada olmayan, idealize edilmiş toplum modelini ortaya koymuş, adalet, eşitlik, özgürlük ve refahın en yüksek düzeyde olduğu bir sistemi işaret etmiştir. Rönesans ve aydınlanma çağı bu kavramların giderek yükseldiği dönemlerdir.
Ütopya, içinde yaşanmakta olan düzeni sorgulayan, eleştiren, yerine daha iyisini koymaya çalışan, hem yaratıcı hem de yıkıcı bir potansiyel taşıyan, ulaşılması olanaksız hedefler için kullanılan güçlü bir metafordur. İnsanlığın en temel düşüncelerindendir, “olanla yetinmeyip daha iyisini arama cesaretidir,” ilerlemenin başlangıcı, eleştirinin kaynağı, umudun taşıyıcısıdır, sadece bir “hayal” değil, toplumu ileri taşıyan bir “motor”dur. Ütopya olmadan insanlık yalnızca var olur, daha iyisini arama iradesini kaybeder.
Yunanca ou-topos, olmayan yer, hiçbir yer; eu-topos, iyi, güzel, arzulanan yer ikilemiyle anlatılmaya çalışılmış, olması arzulanan mükemmel yer anlamındadır. Hem arzulanan mükemmel yeri ifade eder, hem de bu yerin gerçekte var olmadığını ima eder, hem rehber, hem seraptır. Platon “Devlet” adlı eserinde, içinde bulunulan düzenin yetersiz olduğunu, onun yerine kusursuza yakın, daha adil, eşitlikçi bir model; doğa, bilim ve teknolojik gelişmelerle uyumlu bir yaşam önerir, ”gerçekleşemez hayaller” gibi görünen bu kavramlar gerçek olmuşlar, toplumsal ilerleme ve reformlar için “daha iyisi olabilir” düşüncesini yerleştirmişler, insanlığı keşfetmeye ve icat etmeye yöneltmişlerdir.
Topluma yön gösteren ütopyayı bir hedef değil, bir pusula gibi düşünmek daha doğru bir yaklaşımdır, o pusula kaybolduğunda, toplumlar hareket etmeyi bırakmaz; ancak nereye gittiklerini de bilemezler. Bilimsel keşifler, sanatsal üretimler, teknolojik gelişmeler ütopyacı düşünceden beslenmektedir, Bugün “normal” görülen insan hakları, demokrasi, sosyal adalet gibi kavramlar bir zamanlar ütopik görülmüş, ancak toplumun hafızasına yerleşmesi zaman almıştır. Özgürlük de bu kavramlardandır, merkeze alındığında bireyin sistem için olmayıp, sistemin birey için olduğu ortaya çıkar. Ütopyalı olmak, tehlikeleri göze almaktır, hata yapma olasılığı vardır, ama buna değer, ütopya, ulaşıldığında değil, yolda kalındığında daha anlamlıdır.
Ütopya, iş yaşamında ve teknolojide de stratejik bir pusuladır. Kültürel dönüşüm ve ilham ile oluşan ütopik hedefler mühendisliğe öncülük eder. Dengenin sağlandığı, doğayı bir hammadde deposu değil de, bir ekosistem olarak gören yönetim modelinde, iyi yetişmiş çalışanların kanıta dayalı verilerle doğru karar almaları çok önemlidir. Ütopya, ulaşılacak bir son nokta olmamalıdır, durmak yönsüz kalmaktır.”İdeal yönetim modeli, kusursuz bir makine değil, yaşayan bir organizma gibidir. Bu organizmanın beyni akıl ve bilim, kalbi ise etik ve adalettir.
Ütopya’nın tam karşıtı olarak kullanılan “Distopya”, yunanca dys (kötü) ve topos (yer) köklerinden türetilmiş, “kötü yer” anlamındadır. Ütopya “ideal düzeni” ifade ederken, distopya baskıcı, korkutucu ve otoriter bir gelecek kurgusunu ifade eder, bugünün eleştirisi ve “erken uyarı” sistemidir. Doğadan koparma ve hafızasızlaştırma amacıyla etkin propaganda ve beyin yıkama yöntemlerini kurgulayan George Orwell, erken uyarı görevini büyük bir öngörüyle 8 Haziran 1949’da yayımlanan, “1984” adlı eserinde tüm dünyaya haykırmıştır. “Eğer böyle devam ederse sonumuz kötüye gider” demek istemiştir.
Ütopyalar genellikle kolektif mutluluğu hedeflerken, bireysel özgürlükleri ve farklılıkları sistemin bekası için feda edebilir, sonuçta mükemmellik adına dayatılan baskı, totaliter yönetimlere ortam hazırlayabilir.
“Ütopik” sözcüğü ütopya kavramından türetilmiştir ve onun ifadesi “iyi olan” (ideal) ve “iyi olmayan” (gerçek dışı) ikili anlamı taşımaktadır. Gerçekleşmesi idealize edilmiş yapıcı ütopik sözcüğü, daha iyi bir dünyayı hayal ettirir, vizyon ve cesaret anlamı taşır; olumsuz anlamı ise yaşama geçirilmesi olası olmayanı ifade eder. Özde ise ütopik, henüz gerçekleşmemiş olanı düşünebilme cesaretidir ve her büyük ilerleme bir zamanlar “ütopik” olarak görülmüştür.
Ütopyasızlık (Anti-Utopianism), bir toplumun veya bireyin “daha iyi bir dünya” kurma inancını, tamamen kaybetmesidir. Ütopyasız toplum, hayal kurma kapasitesi zayıflamış bireylerden oluşan, gelecek ideali olmayan, yönünü kaybetmiş, güncel durumu sürdürmeyle yetinmeye başlamış, pragmatik, tüketimin esiri olmuş toplumdur. Ütopyasız olmak ise hiçbir şeyi göze almamaktır, ilerleme olasılığı yoktur.
Ütopyasız toplum, geleceğini kaybetmiş, yönsüzleşmiş, pasif bir tüketici yığınına dönüşmüş, demokratik olarak gerileme yolunda bir topluma dönüşmüştür. İnsanlık ilerlemesini gerçeklerden değil, hayallerinden alır. Ütopyasını kaybeden toplum, yarınını da kaybeder. Ütopyasız toplumların en büyük riski sessiz bir kabulleniştir. İnsanların düzeni sorgulamamaya başlaması sonucu “başka türlü olabilir” düşüncesi zayıflar, değişim arzusu yerini uyuma bırakır. Toplum baskı altında değildir ama özgür de değildir, özgürlük alternatif düşünebilme kapasitesidir ve yokluğu toplumların yaratıcı iradesini felç eder, insanlar yönsüz ve giderek edilgen hale gelirler.
Savaş ve soğuk savaş dönemleri, ideolojilerin çöktüğü dönemlerdir; politik, ekonomik, psikolojik nedenler ütopyasızlaşmaya yol açar, distopya ütopyasızlığın doğal sonucudur. Böyle bir toplumda “idealler” ve ”reformlar” yok olur. Toplumun yalnızca “şimdiye” odaklanması olan presentizmdir; geçmişi nostalji, geleceği ise belirsizlik olarak görmesidir.
Alternatifsizlik inancı yerleşirse, umut eldekini de kaybetme korkusuna dönüşür, ortak gelecek hayali olmayınca kolektif bağlar zayıflar. Ütopyasızlık, bir toplumun evrimini durdurur ve onu dışarıdan gelecek her türlü manipülasyona açık hale getirir.
Ütopyaların olumsuz sonuçlarından korkmaya başlayan modern toplum, ütopyasız kalmayı savunma mekanizması olarak geliştirir. Ancak kötü bir ütopyanın yarattığı yıkımın mı, yoksa hiçbir ütopya oluşturamayan toplumun yaşadığı durağanlık mı daha kötüdür sorusu tartışmaya açıktır. Ütopyasızlık bir ruhsal kuraklıktır, bu ortamda hiçbir fikir ve ürün yeşermez.
“Hiçbir şey değişmez” algısı umutsuzluk, anksiyete, ideolojilere güvenin azalması, demokrasiye olan inancın zayıflaması sonucunu doğurur, geleceğe dair umudun kesilmesiyle intihar oranları ve bağımlılıklar artar. Böyle bir toplumda gelecek vizyonu kalmaz, yaratıcılık azalır, eleştirel düşünce zayıflar, doğa yasası gibi görmeye başladığı statükoya bağlılık artar, genç kuşaklarda motivasyon düşer.
Katı ütopyacılık, ütopyasızlık kadar risklidir, mükemmel toplum arayışı bireylerin üzerindeki baskıyı artırır ve onları distopyanın eşiğinde, elde olanı koruma durumuna sokar. Mükemmelliğe ulaşıldığına inanılan bir ütopyada gelişim durur, çünkü mükemmel olan değiştirilemez. Bu da toplumu bir “müze toplumu” haline getirir. En doğru düzenin bu olduğuna inanılarak tartışma ve eleştiri dışlandığında düşünce donmuş demektir. “Daha iyi bir toplum için her şey yapılabilir” anlayışı, bireysel hakların feda edilmesi anlamına gelebilecek olan tehlikeli kırılma noktasıdır, burada ideal insan modeli dayatılır, gerçekliğin yerine dogma geçer. Ütopya, sorgulanabildiği sürece erdemdir, zorla uygulanmaya başlandığında distopyaya dönüşür.ç
Retropya olarak adlandırılan, toplumun “altın çağ” masallarıyla nostaljiye sığınması, alternatif üretme yeteneğini kaybeden statükoyu “doğa yasası” sanması, uzun vadeli toplumsal projelerin yerini anlık tüketim ve dijital tatminlerin alması, insanlığın hayal kurma yetisini kaybettiği anlamına gelmektedir.
Artık evrensel bir iyi yok yaklaşımına, kültürel tekdüzelik, yaratıcılıkta düşüş, sanatın eleştirel gücünü kaybetmesi eşlik etmektedir.
Sürdürülebilir yaşam modelleri, yapay zeka, uzay kolonileri, dijital toplum tasarıları, ütopyası olan birey yetiştirme okulları gibi kavramlar, ütopyanın yeniden keşfini sağlayabilecek olanaklar gibi görünmektedir. Toplumun hayatta kalabilmesi için “olanaksızı isteme yeteneği” geri kazandırılmalıdır. “Daha iyisi olasıdır” düşüncesi, toplumsal uyuşukluğu kıracak güçte bir motivasyondur. Transhümanizm adı altında, insanı biyolojik olarak “aşma” çabası ise ütopyadan kaçıştır.
İnsanlık ilerlemesini gerçeklerden çok hayallerinden alır. Ütopyasını kaybeden toplum, yarınını da kaybeder. Ütopya kaybedildiğinde insanlık yönsüz kalır.
Eduardo Galeano’nun söylediği ibi, ütopya ufuk çizgisi gibidir, ben ona doğru iki adım atarım, o benden iki adım uzaklaşır; on adım yürürüm, ufuk on adım öteye kayar. Peki o zaman ütopya ne işe yarar? Yürümeye devam etmeye.
Ütopya tehdit değil zenginliktir, sorgulanabildiği sürece erdemdir.
Ütopyasız Toplumlar
Tarih
