Beynimiz aciliyeti yönetmek için tasarlanmıştır.
Doğruluğun teyidi ise çoğu zaman ardından gelir.
Yıllardır liderlik programlarında, şirket toplantılarında ve dönüşüm projelerinde aynı davranış modeline rastlıyorum. Sorun büyüdükçe, kolay ama yanlış seçeneklere yönelme eğilimi artıyor. Tıpkı susuzluğunu deniz suyuyla gidermeye çalışanların düştüğü kısır döngü gibi.
Gerçek çözüme ulaşamayanların, yanlış çözümlere sarılma yanılgısı sürekli tekrarlanıyor.
Develer çöl şartlarında susuz ve aç kaldıklarında deve dikeni yerler. Bu dikenli bitki ağız içini ve dudaklarını kanatır. Kan tadı, beyne “besleniyorum” sinyali verir. Deve, aslında kendi kanını içtiğini fark etmeden, açlığını giderdiğini zanneder ve dikeni çiğnemeye devam eder. Böylece kısa vadede rahatlama hissi yaşar ama uzun vadede kendine zarar verir.
Can acısı ile hayatta kalma refleksi birleştiğinde, bazen sorunun kaynağı çözüm zannedilir.
İnsan, rahatlatan ama zarar veren alışkanlıklara tutunur, acıyı dindirdiğini sanırken aslında onu daha da derinleştirir.
Bir ilişki yürümüyor diye aşırı tolerans göstermek, kavga çıkmasın diye kendini bastırmak görünürde huzur verir. Oysa içeride biriken öfke sessizce büyümektedir. Kendini yalnız hissettiğinde, değer vermediğin insanlarla zaman geçirmek kısa süreli bir “yalnız değilim” hissi yaratırken artçısı daha derin bir yalnızlıktır.
İş hayatı da farklı değildir.
“Hızlı bir kredi çekelim, rahatlarız.” derken borç katlanır.
Ucuz iş gücüyle maliyet düşürülürken kalite çöker.
Yanlış fiyat politikası müşteri getirir ama kârı eritir.
Aşırı indirim büyüme sağlarken marka değerini tüketir.
“Eski stratejiyi biraz revize edelim.” derken ortada strateji kalmaz.
“Bu çeyreği kurtaralım, sonrasına bakarız.”
“Hadi bir kampanya daha yapalım, rakamlar toparlanır.” derken senaryolar uzar, sorunlar kök salar.
Bu çözümler tuzlu su gibidir.
İlk yudumda ferahlatır.
Sonrasında susuzluğu daha da artırır.
Yanlış su tercihi, baskı altındaki zihnin en kolay seçeneğe yönelme refleksidir.
Oysa kısa vadeli çözümler, uzun vadeli çöküşlerin tohumudur.
Susuzluğunu giderdiğini sanırken, aslında vücudundan su atarsın.
İnsan sıkıştığında anı düşünür.
Bir saat sonrasını hesaplamaz.
Zararı önemsemez.
Bu yüzden anlık hırsla kariyer kararları alınır.
Kırgınlıkla ilişkiler bitirilir.
Panikle yatırımlar bozulur.
Aceleyle ortaklıklar kurulur.
Hızla büyüyen fırsatlara gereğinden fazla değer biçilir.
Sebep basittir:
Susuzluk (çaresizlik) ile çözüm arasındaki mesafe büyüdükçe, yanlış çözüm daha cazip görünür.
Deniz suyu içmek kolaydır. Ucuzdur. Hemen ulaşılır.
Ama gerçek susuzluğu gidermez.
Gerçek çözümler, süreç analizi, yetkinlik geliştirme, doğru delegasyon ve ölçümleme gibi temeli sağlam kararlarla alınır. Çaba ister.
Çaba ise susuzken daha da zordur.
Gerçek suyu aramak sabır ister.
Analiz ister.
Cesaret ister.
İtiraf edelim:
Hepimiz hayatımızda en az bir kez deniz suyu içtik.
Kısa vadeli ferahlığa kandık ve her seferinde aynı gerçeği öğrendik!
Deniz suyu içtikçe daha çok susarsın.
“Şu anda hissettiğim aciliyet beni yanlış çözümlere itiyor mu?” sorusunu sorabilen kişi, kısa vadeli hazza kanmaz, yanlış ilişkilere sığınmaz, sahte çözümlerle karar almaz.
Kendi hayatının mimarı olur.
Stratejide, liderlikte, ilişkilerde ve en önemlisi insanın kendi iç dünyasında ustalık; suyun kolay olanına değil, doğru olanına yönelebilmektir.
Bazen durmak, beklemek ve düşünmek gerekir.
Doğru kaynak bulunduğunda ise o su, gerçekten ferahlatır, besler ve büyütür.
Şimdi kendinize şu soruları sorun:
Ben şu sıralar neyin susuzluğunu çekiyorum?
Elim hâlâ deniz suyuna uzanıyor mu?
Gecenin en karanlık anı, şafak sökmeden hemen önce yaşanır.
Gerçek çözüme en uzak görünen anlar, çoğu zaman ona en yakın olduğunuz anlardır.
İnsan kendine kolay kolay “Biraz daha dayanabilirdim.” diyemez.
İşte o dayanma eşiği, liderlik ile kaos arasındaki çizgidir.
Madalyonun bir de diğer yüzü vardır.
Deniz suyu içmek ne kadar tehlikeliyse, “mükemmel kaynak suyunu” aramak da bir o kadar risklidir.
Bu kez sorun fazla tuz değil, fazla beklemektir.
Bazıları deniz suyuna koşmaz.
Ama mükemmeliyetçiliğin ardına saklanır.
“Bu proje tam olgunlaşmadan başlamayalım.”
“Doğru kişi çıkana kadar kimseyi işe almayalım.”
“Mükemmel fikri bulmadan lansman yapmayalım.”
Oysa su, kaynak ve fırsat hazırdır.
Ama mükemmel olan beklenirken, eldeki temiz kaynaklar da kurur.
Fırsatlar geçer. Rekabet beklemez. Momentum kaybolur.
Bu insanlar deniz suyu içmez, ama susuzluktan bitap düşerler.
Çünkü çoğu zaman aradıkları şey su değil, kusursuzluktur.
Susuzluğu gidermenin iki büyük ve birbirine zıt düşmanı vardır.
Acele etmek ve aşırı beklemek.
Biri boğar.
Diğeri kurutur.
Asıl ustalık ise ikisi arasındaki o sihirli anı yakalayabilmektir.
Çok susadığınızda siz de deniz suyu içtiniz mi?
Tarih
