Bilim ve Dogma’nın karşıt iki uçta yer almasının ve birbirleriyle çatışmasının, bilimsel ilerlemenin önündeki en önemli engellerden olduğu bilinmektedir. Dogmaların kaçınılmaz olduğunun farkındalığı, bunlara karşı mücadelenin ilk adımı olarak görülmektedir,
Dogma, Yunanca “dokein”, görünmek, sanmak, kanaat anlamına gelen bir sözcüktür. İdeolojik veya geleneksel yapıların içinde bulunan, sorgulanmadan doğru kabul edilen, tartışmaya ve değişime kapalı, inanç, görüş veya ilkedir; dinî, ideolojik veya bilim dışı alanlarda sıklıkla rastlanır. Felsefede bile “bilginin sorgusuz kabulü” dogmaya eğilimdir. Buna karşın bilim, evrendeki olguları, olayları ve doğa yasalarını gözlem, deney, ölçüm ve mantıksal çıkarımlar yoluyla anlamaya çalışan bilgidir ve bu tanıma göre tam da dogmanın karşısında bir kavramdır. Sokrates’in “doğru bilgiye ancak akılla ve sorgulamayla ulaşılır”, Kant’ın “aklını kendin kullanma cesaretini göster” çağrısı bu tanımı doğrularken yücelten sözlerdir.
Tarih boyunca bu iki kavram arasında karmaşık, çatışma boyutunda etkileşim olmuş, hatta bu çatışmanın bilimin gelişmesinde payı olduğu da düşünülmüştür. Bilim ilerledikçe, kısmen de olsa, insanlığı dogmanın sınırlarının dışına çıkarmış, özgür düşüncenin önünü açmıştır. Ancak, son yıllarda, ilginç bir şekilde sosyal, kültürel ve ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde dogmaların yeniden etkinleştiğine tanık olmaktayız.
Antik çağ öncesinde insanların doğa olaylarını anlama istek, çaba ve korkuları dogmaları doğurmuş olmalıdır. Güneş tutulması, yıldırım düşmesi, hastalık gibi olaylara dogmatik nedenler yüklenmiştir. Antik çağlara gelindiğinde Mezopotamya, Mısır, Antik Yunan, Roma, Çin ve Hindistan’da bir yandan bilim ve felsefe gelişmeye başlamış, diğer yandan dogmalar bilime dirençlerini sürdürmüşlerdir. Orta çağın karanlık döneminin, insanları nasıl bir dogmalar dünyasına hapsettiğini unutmamak gerekir. Bilim uğruna hapis yatan, canlarından olan Giordano Bruno gibi aydınlar, sonunda bilimsel devrimleri tetiklemişlerdir. Galile, Kopernik’in güneş merkezli evren modelini teleskopunu kullanarak kanıtladığı için cezalandırılmış, Ruh hastalıkları şeytan, büyü veya günah sonucu ortaya çıkar dogmasına karşı Freud ve Jung gibi bilim insanları psikolojik rahatsızlıkların zihinsel ve fizyolojik nedenlerini ortaya koymuş, antibiyotik karşıtlığı, aşı karşıtlığı gibi modern dogmalar, gelişen bilim sonucu, yalnızca küçük bir azınlığı kandırabilmiştir. Galileo Galilei deneysel olarak tüm cisimlerin aynı hızla düştüğünü göstererek Aristoteles’in bu konudaki asırlar süren savını yanlışlamıştır. Osmanlı’da Takiyüddin’in kurduğu modern rasathane dogmalar yüzünden top atışları ile yerle bir edilmiştir.
Dogma kavramı öncelikle din konusunu akla getirse de, yalnızca din ile sınırlı değildir; felsefe, ekonomi, ideolojiler sorgulanmadan inanılacak olursa, dogmaya dönüşebilmektedir, bir örnek verecek olursak “piyasa en doğru olanı belirler” sözünün sorgulanmaksızın kabulü de dogmadır. Toplumsal olan ve gündelik yaşamı ilgilendiren ahlaki dogmaların bazıları da bireysel özgürlüğü ve eleştirel düşünmeyi sınırlamaktadırlar.
Dogmalara yönelişte sıklıkla ailevi faktörlerin, inanç yapısının, psikolojik yapının, güvenlik ve grup içinde kabul görme gereksiniminin, ekonomik sorunların, otoriteye bağlılık ve sorgulanma korkusu gibi kaygıların etkili olduğu görülmektedir, nitekim dogma bazı toplumsal yönetim biçimlerinde otoriteye destek sağlama aracı gibi kullanılır; burada amaç inanç birliğini sağlayarak insan davranışlarını daha kolay kontrol altında tutabilmektir. Dogmatik inanç kolaylık ve konfor sağlar ancak ilerlemeyi sınırlar; düşüncenin dogmaya dönüşmemesi için sürekli sorgulamak, karşıt fikirlerle iletişimde olmak, eleştirel düşünceyi geliştirmek, tartışma kültürünü yaşatmak gerekir. Böyle davranabilmek yaşamı zorlu ve konforsuz kılsa da, özgürlüğün gelişmesi için bu kadarlık bir özveride bulunmaktan kaçınılmamalıdır.
Bilimin ilerlemeye başlamasıyla birlikte “bilimsel yöntemlerin” belirlenmesinin önemi anlaşılmış, Francis Bacon, Galileo Galilei, Sir Isaac Newton bunların prensiplerini geliştirmişlerdir. Böylelikle doğal ve toplumsal olaylar nesnel olarak açıklanmaya çalışılmış, gözleme dayalı, tekrar edilebilir, yanlışlanabilir bilgiler elde edilmeye başlanmış, yöntemi olan, sistematik ve eleştirel düşünmeyi esas alan bilim ortaya çıkmıştır. Bilimsel yöntemlerin temel özellikleri kişisel inançlardan bağımsız, sorgulayıcı, şüphecilik ve deneysel doğrulama üzerine kurulu olmalarıdır. Aristoteles’in ileri sürdüğü dünya merkezli evren modeli, kilise tarafından doğru görülürken, önce Samos’lu Aristarkhos’un MÖ 310 – MÖ 230 yıllarında, asırlar sonra Kepler ve Galile’nin kanıtladığı güneş merkezli model nedeniyle Galileo Galilei Engizisyonmahkemelerinde yargılanmış, yaşam boyu ev hapsi cezası almıştır. (Bz. Gelecek Yönetim sayı 40).
Hastalıkların tanrısal olduğu, Newton fiziğinin ~300 yıl boyunca doğru kabul edildiği, dünyanın düz ve sınırlı bir düzlem olduğu, Darwin’in evrim, Mendel’in kalıtım teorilerinin yıllarca dogmatik düşünce yandaşları tarafından kabul edilmez savlar olarak görüldüğü bilinmektedir.
Metafizik konuların tartışıldığı ortamlarda, zaman zaman şöyle bir sözün kullanıldığına tanık olmuşuzdur. “Bir güç vardır, ister Tanrı de, ister doğa de, istersen yalnızca güç de” !…” Bu söz inançlı kişilerin Tanrı’nın doğa ile özdeş olduğunu anlatmaya çalıştıkları bir metafordur, Tanrı’ya inancı, yarattığı doğa varsayımı ile pekiştirmeyi amaçlar. Çevrelerindekileri inanca çağırmak için doğayı mutlak bir güç olarak tanımlamaya çalışırlar. Oysa doğa, insan müdahalesinden bağımsız olarak var olan fiziksel evreni ve canlı-cansız tüm varlıkları ifade eder; Antik Yunan’da “physis”, akıl yoluyla anlaşılabilir düzen olarak tanımlanmıştır. Doğa ve Tanrı kavramlarını aynı olarak görme eğilimi, özellikle bazı panteist düşünce sistemlerinde öne çıkmaktadır. “Doğa değil, doğa üzerine inşa edilen anlayışlar dogmalaşabilir” anlayışı doğru ifadedir. Fizik öncesi Felsefeyi ifade eden “Doğa felsefesi”, modern bilim öncesinde evreni anlama çabasının felsefi biçimidir. Thales, Anaksimandros, Herakleitos gibi ilk filozoflar doğayı gözlem ve akıl yoluyla anlamaya çalışmışlardır. Spinoza “Deus sive Natura” (Tanrı ya da Doğa) aynı şeydir diyerek inancını “Tanrı doğadır, doğa da Tanrı” olarak açıklamıştır. “Doğada her şey bir amaca yöneliktir” savı Orta Çağ’da yüzyıllar boyunca dogma olarak kabul görmüştür. Doğa Tanrı özdeşliğini anlatmaya çalışan “Doğayı anlamak, Tanrı’yı anlamaktır”, “Doğaya zarar vermek, kutsal olanı tahrip etmektir” ,”Evrenin düzeni bir yaratıcıyı değil, yaratıcıyla özdeş doğayı gösterir”, “Doğa böyle istedi.”, “Doğaya aykırı”, ”Tanrı’nın dili, doğa yasaları, onun kanunlarıdır” gibi tanımlamalar “Tanrı Doğa, veya Doğa Tanrı” kavramını oluşturmaktadır. Oysa doğa, mutlak güç olarak görülüp ona inanılmaya başlanırsa, doğa kavramı felsefi niteliğini yitirecek ve dogmalaşacaktır. Bu yaklaşım bilim ve felsefe açısından tehlikelidir, çünkü sorgulama biter, gözlem yerine inanç geçer, eleştiri yerine kutsama başlar. Son yıllarda dogmanın modern versiyonları doğa kılığına bürünerek “Doğal olan iyidir” , “Evren sana mesaj gönderiyor”, “Doğa her zaman haklıdır” gibi söz kalıplarının beyinlere işlendiğini görüyoruz, bu sözler doğalcı safsata (naturalistic fallacy) olarak adlandırılmaktadır.
Modern bilimsel yöntemlerin ışığında bilim tanımlanırken, özellikle Galileo Galilei tarafından Kilise otoritesinin sorgulanması, bilime laik karakter kazandırmıştır. Rönesans’ın etkileriyle “Aydınlanma Çağı” ortaya çıkmış, bu gelişmeler de teknolojik ilerlemelerin ve sanayi devrimlerinin temelini oluşturmuştur. Dogmaya bilim, bilime dogma sosu karıştırmak fikir, düşünce, irade özgürlüğü özlemi içinde olan toplumları manipüle etmek için kullanışlı bir yöntemdir, buna fırsat verilmemelidir. Evrensel bir tehlike olan “Dogma”, sadece Tanrı adına değil, bilim, ideoloji, toplum, hatta birey adına da oluşabilmektedir. Dogmatizmle mücadele bütün düşünce alanlarını kapsayan bir görevdir, felsefe de gizli dogmaları açığa çıkarmaya çalışmalıdır.
Aşağıdaki anonim ifade bilimin ilerlemesini ve dogmaya karşı gelişmesini çok güzel özetlemektedir.
Bilimin yolu, uygarlık yolu olarak adlandırılabilecek büyük bir yolculuktur, Antik Mezopotamya’nın gözlemci rahipleri, Galileo’nun teleskopu, Newton’un mekaniği, Einstein’ın görelilik kuramları nice buluşlarla toplumları dönüştürmüş, uygarlıkların yönünü belirlemişlerdir.”
Dogma – Bilim karşıtlığı
Tarih
