Türkiye’de 4,7 milyon genç ne okuyor ne çalışıyor ne de iş arıyor. Batılılar bunlara “NEET” diyor — Not in Employment, Education or Training. Biz ise daha şiirsel bir isim bulduk: “Ev gençleri.” Sanki evde oturmak bir yaşam tarzı tercihiymiş gibi.
Bu rakamı bir perspektife koyalım: 4,7 milyon, Yeni Zelanda’nın toplam nüfusuna eşit. Türkiye, kendi içinde çalışmayan bir ülke büyüklüğünde genç nüfus barındırıyor.
Popüler anlatı şöyle: Ekonomi kötü, iş yok, gençler mağdur. Bu anlatı kısmen doğru. Ama sadece kısmen.
Rahatsız edici veriyle başlayalım. BETAM’ın 2025 raporuna göre, Türkiye’deki ev gençlerinin yalnızca yüzde 25’i aktif olarak iş arıyor. Geri kalan yüzde 75? Aramıyor bile. OECD ortalamasında genç işsizlik oranı yüzde 10,5 iken NEET oranı yüzde 11. Türkiye’de ise genç işsizlik yüzde 16,4 iken NEET oranı yüzde 22,9. Aradaki fark ne anlama geliyor? Türkiye’de iş bulamayan değil, iş aramayan gençlerin oranı orantısız şekilde yüksek.
Bu noktada klasik savunma devreye girer: “İş yok ki arasınlar.”
Gerçekten öyle mi?
Ben bir iş insanı olarak farklı bir tablo görüyorum. Son 25 yılda onlarca şirketle çalıştım. Neredeyse hepsinin ortak şikayeti aynı: “Eleman bulamıyoruz.” Garson bulamıyorlar, teknisyen bulamıyorlar, satış temsilcisi bulamıyorlar. İş var, aday yok, ya da adaylar ilk haftada bırakıyor.
İşverenler Z kuşağı hakkında şikayetçi mi? Evet, ama bu her nesilde yaşandı. Asıl soru şu: Şikayet haklı mı?
Veriler karışık bir tablo çiziyor. Amerikan araştırmalarına göre işverenlerin yüksek bir oranı Z kuşağını “en az güvenilir” çalışan grubu olarak tanımlıyor. Türkiye’de benzer sistematik araştırma yok, ama sektör sohbetlerinde duyduklarım farklı değil.
Aslında suçlu kim?
İşte burada hem sağın hem solun klişelerinden uzaklaşmamız gerekiyor.
Gelenekçi görüş der ki: “Bu nesil tembel, çalışma etiği yok, her şeyi hazır istiyorlar.” Liberal görüş der ki: “Sistem onları ezdi, güvencesiz işler sunduk, hayal kırıklığına uğradılar.”
Her iki taraf da kendi cephaneliğinden seçici veri kullanıyor. Gerçek, her ikisinin kesişiminde bir yerde.
Birkaç yapısal gerçeği kabul edelim:
Öncelikle, giriş seviyesi işlerin kalitesi gerçekten düştü. Stajyerlik artık bedava emek sömürüsüne dönüştü. “Deneyim kazanacaksın” vaadi, maaş yerine geçiyor. Bir genç neden altı ay boyunca ücretsiz çalışsın ki ailesinin maddi desteği yoksa?
Diğer bir sorunda, teknoloji beklentileri bozdu. Sosyal medya, herkesin influencer olabileceği yanılsamasını yarattı. Ama influencer ekonomisi bir piramit: tepedeki yüzde 1 zengin oluyor, geri kalanı yoruluyor ve pes ediyor.
Aslında en önemlisi ve bu en az konuşulanı ise aile yapısı değişti. Türkiye’de gençler geç yaşta evden ayrılıyor, hatta hiç ayrılmıyor. Aile evi bir güvenlik ağı olmaktan çıkıp konfor bölgesine dönüştüğünde, çalışma motivasyonu da erozyona uğruyor.
Ama işverenler de masum değil.
Şirketler on yıllardır genç yetiştirmeyi bıraktı. Herkes “hazır eleman” istiyor. Ama hazır eleman nereden gelecek, kimse yetiştirmezse? Eskiden şirketler çırak alır, yıllarca eğitir, sonra istihdam ederdi. Şimdi ise “iki yıl deneyim” şartı, giriş seviyesi ilanlarında bile standart.
Yapay zekâ bu durumu daha da kötüleştirecek. Giriş seviyesi beyaz yakalı işlerin büyük kısmı, veri girişi, temel analiz, müşteri hizmetleri, otomasyon riski altında. Yani merdiveni tırmanmak isteyenler, merdivenin ilk basamağının yok edildiğini görecek.
Ne yapmalı?
Kolay reçeteler sunmayacağım çünkü kolay reçete yok.
Ama şunu söyleyebilirim: Ev gençleri meselesini sadece “tembel gençlik” ya da sadece “zalim sistem” olarak çerçevelemek, sorunu çözmekten kaçınmanın entelektüel kılıfı.
Gençlerin bir kısmı gerçekten mağdur. Ama bir kısmı da hayattan beklentilerini sosyal medyanın şişirdiği balonlara göre ayarlamış durumda. Her ikisi de aynı anda doğru olabilir.
Bence asıl mesele şu: Türkiye 4,7 milyon gencin evde oturmasını finanse edebilecek kadar zengin mi? Bu yükü ne Türk Milleti ne kadar taşıyabilecek?
Çünkü matematiğin acıması yoktur. Bu fatura er ya da geç hepimize çıkacak.
Tarih
