İnsan – İlişki – Gelecek

Tarih

Aralık ayında, Türkiye Uluslararası Koçluk Federasyonunun düzenlediği 10. Koçluk Konferansına katıldım. İçerik olarak oldukça dolu ve etkileyici sunumları izleme fırsatım oldu; tematik olarak baktığımda, konferans içeriğinin Gelecek Yönetim gazetesinde ele aldığım başlıklarla büyük ölçüde örtüştüğünü görmek benim için çok kıymetliydi. Bu vesileyle, ikinci senesini kutlayan Gelecek Yönetim’e nice uzun ve nitelikli yayın yılları diliyor; bir yılı aşkın süredir bu platformda yazıyor olmaktan duyduğum memnuniyeti ve mutluluğu özellikle paylaşmak istiyorum. Emeği geçen herkese teşekkür ederim.


Bu ayki yazımda, tüm detayları olmasa bile, katılımcıların aktardıklarından bende en çarpıcı şekilde beliren noktaları paylaşmak isterim.
Mümin Sekban, başarının dinamiklerinden bahsetti; eğer başarılı olmak istiyorsak, ilgili konuyu kafaya takmamızı -sağlıklı bir ölçüde elbette-, düşünce trafiğimizin büyük bir kısmının bu konu etrafında şekillenmesi gerektiğini paylaştı. “Sahte başarı” semptomundan bahsederek, hayatın akışı içinde uyaranların bizi nasıl uyuşturabileceği ve esas hedefimizden saptırabileceğinin altını çizdi. Her şeyden bir şey bilmek ile, bir konudaki her şeyi bilmenin de farklı eforlar gerektirdiği âşikar, siz hangisini olmak istersiniz? Sanırım Abraham Maslow’un sözü, bu bölümde benim için en etkileyici kısımdı; “Ne istediğini bilmek normal değildir; ender ve zor rastlanan psikolojik bir başarıdır”. Başarmak için çalışmaya başlamadan önce, alternatiflerin, fırsatların, uyaranların ve sosyal manipülasyonların çokluğunda boğulduğumuz günümüz koşullarında, ne istediğimizi keşfetmek için de zaman ve emek harcamamız gerekliliğin önemini bir kenara not ettim.
Hikâye anlatıcısı Judith Malika Liberman’ın masallardan bahsettiği konuşması, rasyonel ve duygusal yanımıza temas etmenin hayatı derinlemesine yaşarken nasıl farklar yaratacağına dairdi. Masallar, sadece masallarda can bulabilen, kabul etmediğimiz parçalarımızın, görülme ve duyulma fırsatıydı. Ben en çok masalların “kış mevsimi”ne ait olmalarını sevdim, yapacak hiçbir şey, gidecek hiçbir yer olamadığında, insan yaratıcılığının ve bilinçaltının fantezilerinin kuşaklar boyu demlene demlene gelişine hayran kalmamak mümkün değil. Öte yandan zamanımızın masallarını üretemiyor olmak da düşündürdü, sıkılmayı bilmeyen nesillerin, kabul etmedikleri-edemedikleri parçalarını fark etmek ve sahiplenmek için nasıl bir yöntem yaratacaklarını da zaman gösterecek.
Klinik Psikolog Kıvılcım Kıran, prososyal duygulardan bahsetti: acıma, sempati, empati ve şefkat. Kendine şefkat göstermek başlığıyla günümüzde oldukça popüler olan şefkat başlığında, bu duyguyu diğer prososyal duygulardan ayıran temel faktörün “aksiyon” yani “harekete geçmek” olduğunun altını çizdi. Bu yeni perspektifle baktığımızda, şefkati harekete dönüştüren itfaiye çalışanları, çevre aktivistlerine ne kadar teşekkür etsek az. Görmekle beraber ve gördüklerimizle ilgili harekete geçmedikçe şefkat göstermiş olmuyoruz. Evrimsel açıdan baktığımızda, bizi hayatta tutmak için çalışan beynimizin, bizi mutlu etmek için bir gayreti yok. Sinir sistemimizi yatıştırmak kendimizi güvende hissetmek ve hayattan zevk alabilmek için ihtiyacımız olan şey: BAĞ KURMAK. Bu noktada şunu düşündüm, başarıyı, başkalarıyla sahici bağlar kurabilmek olarak tanımlasam, hayatımdaki hangi insanları başarı hanesine yazardım?
Koçluk dünyasının tanınan öğretmenlerinden Dorothy Siminovitch’in konuşması oldukça derinlikliydi. Önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim VUCA dünyasından BANI dünyasına geçişin bizdeki etkilerinden bahsetti. Gelişimi yatay ve dikey düzlemde tanımlarken, yatay düzlemde konumlandırdığı bilginin artmasının “gelişimi” tariflemek için artık yeterli olmadığını, düşey düzlemde perspektif, dayanıklılık, çeşitlilik ve adaptasyon kabiliyeti gibi farkındalıkla gelişen konularda pozisyonumuzu güçlendirmenin zorunluluğundan bahsetti. Bu noktada Nihan Kaya’nın kitaplarında tariflediği hayatın yatay ve dikey yaşanması anlatımını çok benzer buldum. Hayatın genel akışı içinde farkındalıklı oluş hallerini sergileyemezsek, derinlikli bir hayat yaşamak mümkün görünmüyor. Benim için çarpıcı olan diğer bir paylaşımı ise, Amerikan yerlilerinin “her bireyin içinde, doğuştan gelen orjijnal bir şifası” olduğuna inanması ve bireylere erginleşirken senin şifan ne diye sormaları. İstemsizce düşündüm, benim şifam ne?
Üniversite yıllarımı ne kadar özlediğimi, Prof. Dr. Türker Kılıç’ın sunumunda fark ettim. Uzun zamandır bu kadar detaylı bir bilimsel çalışma dinlememiştim. Detaylıca paylaşılan karmaşık projelerin bu kadar kolay anlaşılabilir anlatımı karşısında, büyük bir hayranlık duydum. Beyin, nöronlar ve yapılan çalışmaların sonuçları ise ilginç olmanın çok ötesindeydi. Canlı nedir, öğrenme nerede başlar nerede biter, nöronlar nasıl çalışır gibi varoluşun sırlarının açıklanması için yapılan çalışmaların yanında, bulunduğumuz dönemin “Post-truth era”: doğru kabul edilenlerin gerçeklikle bağlantısının kopması olarak adlandırıldığını fark etmek de oldukça çarpıcıydı. Bütün teknik değerli bilgiler, geleceğimizin yaşamdaşlık, yani kurduğumuz bağlar, enformasyon üzerinden şekilleneceğini gösteriyor. Bilginin ne olduğu değil, nasıl bir bağlantısallıkla hayatı oluşturduğunu fark etmek çok heyecan vericiydi. Gestalt eğitimi boyunca öğretmenim Prof. Dr. Nita Scheller’in sürekli tekrar ettiği cümle tam yerine oturdu: “Her parça, içinde bulunduğu bütünün izini taşır. Bütün, parçaların toplamından fazladır. Her şey, her şeyin tezahürüdür.”
Optimum denge Modelinin kurucusu Tamer Dövücü sunumunda, ilişki dinamiklerinden bahsederken, en önemli ilişkinin, kendimizle olan ilişki olduğunu tekrar hatırladım. Tamer Hoca’nın rönesans yaklaşımı ile, tüm bilim dallarını teorilerinde bir araya getirmesi beni her zaman büyülemiştir.
Konferansın önemli bir kısmında Yapay Zeka’nın etkileri, açtığı yeni pencereler de anlatıldı. Yapay zekaya işini kaybetme korkusunu yaşamak yerine, yapay zekayı işimde nasıl kullanabilirim bakış açısı sahiplenilmeden bu başlıkla yapılacak sunumların içeriği pek değişmeyecek gibi.
Üzerinde çokça düşündüğümüz konu başlıklarıyla hazırlanmış, bu ilham verici organizasyon için ICF Türkiye’ye gönülden teşekkür ederim.
Koçluk Konferansı’ndan zihnimde kalanları paylaşmışken, yazımı konferansın açılışındaki koçluğu anlatan sanatsal performansta duyduğum ve içimde yankı bulan cümlelerle bitirmek istiyorum.
“Bir an dur, kendini duy.
Kendi hikayeni, başkalarının kalemi ile yazma.
Yol senin; ben sadece kendi ışığını görebilmen için sana eşlik ediyorum.”
Eğer bu satırlar sende de bir yere dokunduysa ve kendi yolculuğunu birlikte keşfetmek istersen, benimle temasa geçebilirsin.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Festival Gibisin

Yıllar önce Barış MANÇO’nun bir şarkısı vardı. “Gibi Gibi”. Türkçe’de...

Ev gençleri hakkında kimsenin söylemediği şey

Türkiye'de 4,7 milyon genç ne okuyor ne çalışıyor ne...

İşe Gitmediğin Gün, Kendinle Karşılaşırsın

Emeklilik sanıldığı gibi bir dinlenme hâli değil; modern insanın...

Uyanıştaki Gizli Kibir: Uyumlanamama Hali

Son yıllarda uyanış, farkındalık ve bilinçlenme kavramları sadece bireysel...