Size bir şey soracağım. Basit bir şey. Ama cevabı, kurumsal dünyanın en büyük yalanlarından birini ortaya çıkaracak.
Bir şirkette on yıllık bir çalışan düşünün. Bilgili. Deneyimli. Sistemi tanıyor, müşteriyi tanıyor, krizi tanıyor. Her gün gelip işini yapıyor. Sessizce, istikrarlı bir şekilde, onurla. Şimdi bir de yirmi üç yaşında, henüz üniversiteden çıkmış birini düşünün. Bir “Management Trainee” programına kabul edilmiş. Altı ay içinde bu kişi, o on yıllık çalışanın yöneticisi olacak.
Bu size adil geliyor mu?
Tabii ki gelmiyor. Çünkü adil değil. Ama kurumsal dünya buna “yetenek yönetimi” diyor. “Liderlik geliştirme” diyor. “Stratejik insan kaynakları planlaması” diyor. Ben ise bunun gerçek adını söyleyeceğim: kurumsal kast sistemi.
Ve bu sistem çöküyor. Aslında bunun çoktan çökmüş olması gerekirdi.
Dünya genelinde şirketler bu tür programlara her yıl yüz milyarlarca dolar akıtıyor. Birçok ülkenin bütçesini aşan rakamlar. Tamam bu paranın ne kadarı gerçekten bir şey değiştiriyor? Onda biri bile değil. Her on dolardan dokuzu boşa gidiyor. Aslında boşa gitmek hafif kalır. Aktif olarak zarar veriyor.
Bu programlara katılan insanlar kısa sürede eski alışkanlıklarına geri dönüyor. Öğretilen ne varsa, sunum teknikleri olsun, liderlik çerçeveleri olsun, stratejik düşünme modelleri olsun, hiçbiri kalıcı bir iz bırakmıyor. Katılımcıların büyük çoğunluğu programın kariyerlerinde somut bir fark yarattığını düşünmüyor. Bunu söyleyen de ben değilim. Bu programları tasarlayıp satan danışmanlık şirketlerinin kendi raporları söylüyor.
Ama asıl felaket burada değil. Asıl felaket programın dışında kalanların yaşadığı travmada gizli.
Şimdi size kurumsal dünyanın kimsenin dile getirmek istemediği gerçeğini anlatacağım.
Management Trainee programları bir eğitim programı değildir. Bir ayrıcalık dağıtım mekanizmasıdır. Herkes için açık değildir. Sadece “seçilmişler” içindir. Ve bu seçilmişlik çoğu zaman liyakatle belirlenmez. Diplomayla belirlenir. Üniversitenin adıyla belirlenir. Mülakattaki “kültürel uyum”la, yani sınıfsal kodlarla belirlenir.
Bir genç profesyonel bu programa alındığında bakın ne oluyor. Özel mentorluk alıyor. Hızlandırılmış terfi yoluna giriyor. Üst düzey yöneticilerle doğrudan muhatap oluyor. Farklı departmanlarda rotasyon yapıyor. Hata yaptığında “öğrenme süreci” deniyor.
Ve bütün bunlar olurken koridorun diğer tarafında bambaşka bir dünya var.
O tarafta yıllardır aynı şirkette çalışan insanlar var. Mentorluk fırsatından haberi bile olmayan insanlar. Terfi için on yıl bekleyen insanlar. Hata yaptıklarında “performans sorunu” damgası yiyen insanlar. Üst yönetimin yüzünü bile göremeyen insanlar.
İki sınıf. Aynı şirket. Aynı çatı altında. Biri altın yaldızlı bir asansörde yukarı çıkıyor. Diğeri merdivenin varlığından bile haberdar edilmiyor.
Buna eğitim programı demeyin. Bunun adı kast sistemi.
İşte şirketlerin görmek istemediği büyük paradoks tam da burada başlıyor. Bu sistem, korumaya çalıştığı şeyi yok ediyor. Yani kurumsal performansın kendisini.
Dünya genelinde çalışanların dörtte üçünden fazlası işine bağlı değil ya da aktif olarak kopuk durumda. Dörtte üçü. Bu kopukluk küresel ekonomiye her yıl trilyonlarca dolarlık verimlilik kaybı olarak geri dönüyor. Bazı büyük ülkelerin toplam ekonomik üretimini aşan bir kayıptan söz ediyoruz.
Neden bu kadar çok insan kopuk peki? Çünkü kurumsal sistemler onlara her gün sessizce ama acımasızca aynı mesajı veriyor: “Sen seçilmiş değilsin.”
İnsan kaynakları jargonuyla buna “çalışan bağlılığı sorunu” deniyor. Ben buna kurumsal aşağılama diyorum.
Bir insanın yanı başına, kendisinden daha az deneyimli, daha az bilgili ama sırf “programa” dahil edildiği için daha hızlı yükselen birini koyun. Sonra o insanın motivasyonunun düşmesine şaşırın. Bu, birini her gün tokatlayıp sonra neden ağladığını sormaktan farksızdır.
Başka bir soru da bu “seçilmişler” gerçekten daha mı iyi? Gelin bu masalı da yıkalım.
Management Trainee programlarının temel varsayımı şudur: “Biz en parlak yetenekleri erken tespit eder, hızla geliştirir ve şirketin geleceğini güvence altına alırız.” Kulağa hoş geliyor. Gerçeklik ise bambaşka.
Bu programlardan geçen yöneticilerin yarısından fazlası ilk iki yıl içinde başarısız oluyor. Çünkü bir insanı altı aylık bir rotasyon programıyla lider yapamazsınız. Liderlik sunum salonlarında doğmaz. Krizlerde şekillenir. Başarısızlıklarda olgunlaşır. Yılların biriktirdiği sessiz bilgelikte kök salar. Bunu bir sertifika ile satın almak mümkün değildir.
Ama daha da derinde bir sorun var. Bu programlar kurumsal dünyada çok tehlikeli bir yanılsama yaratıyor: liderliğin öğretilebilir bir teknik beceri olduğu yanılsaması. Birkaç modül, birkaç vaka analizi, birkaç rotasyon ve işte “lider” hazır. Bu, bir insana yüzme teorisi öğretip okyanusa atmak gibidir. Teori bilgisi onu kurtarmaz. Yüzmeyi okyanus öğretir. Eğer hayatta kalabilirse.
Bu sistemin en zehirli çıktısı belki de hiç konuşulmayan bir şeydir: kurumsal hafıza kaybı.
On yıllık çalışan şirketin DNA’sıdır. Müşterilerin alışkanlıklarını bilir. Sistemin nerede kırılgan olduğunu bilir. Hangi sürecin neden o şekilde tasarlandığını bilir. Bu bilgi hiçbir eğitim programında aktarılamaz. Yaşanarak kazanılmıştır. Bedeli ödenmiştir.
Ama Management Trainee sistemi bu insanlara açıkça şunu söyler: “Sen yönetilecek olansın. Yönetecek olan dışarıdan geliyor.” Bu mesajı alan insan ne yapar? Ya sessizce çekilir. Yavaşlar. Umursamaz olur. Sadece maaşını alıp gider. Ya da gerçekten istifa eder. Her iki durumda da şirket için sonuç aynıdır. Felaket. Çünkü o kapıdan çıkan sadece bir çalışan değildir. Yılların biriktirdiği kurumsal bilgi, ilişki ağı ve operasyonel zeka o insanla birlikte kapıdan çıkar.
O bilgi bir kez gitti mi geri gelmez. Hiçbir Management Trainee onu yerine koyamaz. Hiçbir rotasyon programı onu üretemez. Hiçbir mentorluk seansı onu kopyalayamaz.
Size karşı dürüst olacağım. Ben bu sistemin iyileştirilebileceğine inanmıyorum.
Sorun programların tasarımında değil. Sorun temel felsefede. Management Training sistemleri kurumsal dünyanın en eski ve en zararlı inancı üzerine inşa edilmiş: bazı insanlar doğuştan lider, diğerleri doğuştan takipçi. Bu, ortaçağ aristokrasisinin kurumsal versiyonundan başka bir şey değildir. Soylu sınıf elindeki diplomayla kapıdan girer. Köylü sınıfı ise ne kadar çalışırsa çalışsın asla o kapıyı geçemez.
Bunu “meritokrasi” diye pazarlıyorlar. Ama meritokrasi herkesin aynı fırsata eriştiği bir sistemde işler. Fırsatın kendisi eşitsiz dağıtılıyorsa, ki bu programlar tam olarak bunu yapıyor, o zaman ortada meritokrasi yoktur. Meritokrasi tiyatrosu vardır. Sahne kurulmuştur. Işıklar yanmıştır. Seyirciler yerini almıştır. Ama oyun çoktan yazılmıştır. O oyunda koridorun diğer tarafındaki insanlara rol verilmemiştir.
Ne yapılmalı peki?
Birincisi, bu programların yarattığı iki sınıflı yapıyı kabul etmek. İnkârı bırakmak. “Biz herkese eşit davranıyoruz” yalanını bir kenara koymak. İkincisi, gelişim fırsatlarını tüm çalışanlara açmak. Sadece “yüksek potansiyeller”e değil. Potansiyeli kim belirliyor? Hangi kriterlere göre? Kimin potansiyeli var, kimin yok, bunu kim ve nasıl ölçüyor? Üçüncüsü ve belki de en radikali, liderliğin bir unvan değil bir davranış olduğunu kabul etmek. On yıllık bir saha çalışanı yirmi üç yaşındaki bir işletme mezunundan çok daha iyi bir lider olabilir. Ama önce ona şansı vermeniz gerekir.
Asıl soru şu: şirketler kendi yarattıkları kast sistemini yıkmaya hazır mı?
Sanmıyorum. Çünkü bu sistemi tasarlayan insanlar o sistemin en büyük yararlanıcıları. Tarih boyunca güç kendini gönüllü olarak dağıtmamıştır. Hiçbir aristokrasi kendi sarayını yıkmamıştır. Hiçbir imparatorluk kendi tahtını devirmemiştir.
Ama sistem yine de çökecek. Trilyonlarca dolarlık verimlilik kaybı, yarısından fazlası başarısız olan genç yöneticiler, her gün kapıdan sessizce çıkan deneyimli çalışanlar. Bunlar bir uyarı değil. Bunlar çoktan başlamış bir çöküşün belirtileri.
Çöküş sen çöküşü görmezden gelindiğinde durmaz.
Hızlanır.
Bu sadece bir insan kaynakları sorunu değil. Bu, kurumsal dünyanın ruhunu kemiren bir adalet krizidir. Her kriz gibi ya biz onu çözeriz ya da o bizi çözer.
Tarih
