Toplantının tamda ortasında, üst düzey bir yönetici bileğindeki saatine üç kez bakıp, istemsiz bir telaşla “Arkadaşlar toparlayalım, yetişmem gereken bir yer var.” dediğinde düşünmeye başladım.
Bir insan kolundaki 30.000 USD’lik bir saate rağmen işlerine hala yetişemiyorsa, kendinden vermeye devam ediyorsa, başarı, gelir, statü nereye ve ne kadar anlam ifade etmeye devam eder? Bunların düşünmeye başlanıldığı zaman tamda o zaman zurnanın sesi farklı gelmeye başlar.
Belirli bir gelir seviyesine ulaşmış profesyonellerde ve kendi işinde belirli bir seviyeyi aşmış iş adamlarında aynı döngüyü görebilirsiniz.
Para kazanma telaşıyla başlayıp, risksiz gelir döneminde konfor alanında oyalandıktan sonra, kariyer platosunu ziyaret edip, anlam boşluğu girdabına kapılıp sarmalda kaybolanlar veya pusulasına sadık kalıp yoluna devam edebilenlerin döngüsü.
Son düzlükte artık para sorun değildir. Aylık gelir, konfor alanında yaşama imkanı verir, zorunlu borçlar biter, düzen oturur. Ev, araba, yazlık, saat… hepsi yerli yerindedir.
Ama bir sabah uyanırsın ve fark edersin ki. Neden sorusunun cevabı anlamını yitirmektedir. Neden erkenden kalkıyorum, toplantılara yetişmek için zamanla yarışıyorum, ekibi motive etmek için on, Ceo’yu mutlu etmek içinse kırk takla atıyorum?
İşte bu radde çok kaygan bir eşiktir. Çünkü enerjiyi motive eden anlam belirsizleşmeye başlamıştır.
Geriye sadece alışkanlıklarla rolantide çalışan bir makine kalmak üzeredir. Bu makinenin yakıtı ise yaşam enerjisidir. İşin anlamı kaybolunca, partinin ışığı körelir, müziğin sesi azalır.
Anlam azaldıkça, performansın ivmesi de azalır ve düşüş başlar. Aynı tutkuyla konuşamaz, aynı heyecanla karar alamaz, aynı cesaretle risk alıp, zor kararlara imza atamazsın.
Şayet içindeki ateş sönmüşse, dışarıdaki rekabet alevini fark edemezsin ve nihayetinde anlam kaybının bedelini gecikme, kalite düşüşü ve kontrol kaybı olarak ödersin.
Yaptığım iş bana ne ifade ediyor? sorusu hem profesyoneller hem de iş adamları için çok ama çok kritik bir sorudur.
Şayet cevap “Artık pek bir anlamı kalmadı.” şeklindeyse kartların yeniden dağıtılması, kariyerin yeniden tanımlanmasının gerektiği an gelmiş çatmıştır. Anlamla beslenmeyen iş, bir noktadan sonra sürdürülemez ve erozyon başlar. Hangi kademede olursanız olun sabah kalkmanız için sağlam bir nedeniniz yoksa ayaklarınız ağırlaşır, yollar ve mesailer uzar ve gittikçe daha yorucu olmaya başlar.
Kendi işinizdeyseniz, şirket hantallaşmaya, kararlar gecikmeye, riskler büyümeye, genç yetenekler uzaklaşmaya, eski enerjiler kaybolmaya, temsil gücü zayıflamaya başlar. Bir sonraki aşamada ise uzun vadeli vizyonun netliğinin kaybolup, sislenmesidir.
“Ya bu adamın parası var, işi var, itibarı var… neden mutsuz?” sorusunun altında yatan en önemli sebeplerden birisi budur.
Bu soru, kendine sorup, yüzleşebilenler için yeni bir yolculuk başlatır. Zurnanın zırt dediği yer bazen bitiş değil, doğru başlangıcın tamda başlangıcıdır.
Birçok aile şirketinde kurucu baba veya dede ateşi yakandır, ikinci kuşak, ateşi taşır, ancak üçüncü kuşağa ateşin anlamı aktarılamadıysa harı azalan ateş sönmeye yüz tutup yiter gider. Kurucu kuşak yoktan var eder, risk alıp, gece gündüz ter döker. İş onun için zorunluluktan öte, kimliğidir. İkinci kuşak çoğu zaman işi sahiplenir, ama işi ne kadar sahiplendiği, anlam kattığı, ateşin harının ne kadar güçlü olduğu değişiklik gösterir. Öyle ya da böyle yine de gelenekler sürdürülür. Üçüncü kuşakta ise çoğu kez bambaşka bir döngü oluşur. Hazır bir gelir, itibar, yapı ve düzen ayaklarına serilmiştir. Peki itici güç olan motivasyon! “Zaten para kazanılıyor, ben neden kendimi paralayayım?” “Zaten yıllardır böyle gidiyor, neden yeniden icat edeyim?” “Benim hayalim bambaşkaydı, niye aile işinde sıkışayım?” İşte bu soruların anlamlı cevapları yok ise, aile şirketini besleyip büyütmüş, dna’sına işlemiş, damarlarında akan anlam akışkanlığını yitirir, pıhtılaşır ve krize davetiye çıkarır.
Aile şirketlerinde kan kaybı bilançolardan önce, inanç kaybıyla başlar. Zor kararlar alınamaz, alınması gereken kararlar ise zor alınır. Risk iştahı sıfıra iner. Yenilikler durur. İlerleyiş durur. Üçüncü kuşak işi bir fırsat değil, yük gibi görür. Kurucu kuşak kolunda saat taşımadan zamanı yönetirken, torunu kolunda milyonluk saatle bile işin ritmine yetişemez. Mesele şirket değil, heyecan ve anlamdır. Bir aile şirketinin ölümü, paranın bitmesinden önce heyecanın bitmesiyle başlar. Ateş sönmüşse, saat kaç olursa olsun vakit geçmiş demektir. Heyecan yoksa gidişat bellidir. Kurumsallaşamayan, “Aile Anayasası” olmayan şirket vakti gelince satılır, dağılır veya sessizce çöker. Profesyonel ise yedek kulübesinde inzivaya çekilir.
Profesyonel bir çalışan, şirket sahibi veya aile şirketinde ortak olmanız fark etmez, sabah kalktığınızda sizi mutlu edecek bir amacınız ve akşam yattığınızda gerçekleştirdiğiniz için huzurla uyuyacağınız hedefleriniz yoksa işte tamda orada zurnanın sesi değişmeye başlar. Tıpkı “Rocky” filminde, rakibine yenilen kahramanımızın ancak gözlerinde o bakışı tekrar yakalamasıyla oyuna dönebilmiştir. Bizimde hayatı yakalamak için kendi yaşam felsefemizle yoğrulmuş motiflerimizi netleştirmeli ve bakışlarımıza bile yansıtabilmeliyiz. Filmin tema şarkısı olan “eye of the tiger”ın efsaneleşmesi tesadüf değildir. Seni sen yapanın peşinden git, işte “işte” o zaman herşeye rağmen yorulmazsın.
Tam da zurnanın zırt dediği yer, kolundaki pahalı saate bakıp işe yetişmeye çalışıyorsan, o saatin bir anlamı var mı?
Tarih

Bazı sorularım cevap buldu. Teşekkür ederim.