Uzun yıllardır Türk iş dünyasını içindeyim farklı görevlerde, yazıyorum, eleştiriyorum. Bu sürede pek çok ikiyüzlülüğe tanık oldum ama hiçbiri şu kadar sistemli, şu kadar kabul görmüş, şu kadar normalleştirilmiş değildi: Aynı şirkette, aynı masada, aynı işi yapan iki insan tamamen farklı maaşlar alıyor ve kimse bunun hesabını sormuyor.
Şimdi düşün. Her sabah aynı saatte kart basıyorsun. Aynı toplantılara giriyorsun. Aynı projelerde ter döküyorsun. Aynı müdürün aynı eleştirilerini dinliyorsun. Ama ay sonunda hesabına yatan para, yan masadakinin yarısı kadar. Belki üçte biri. Neden? Çünkü o işe girerken daha yüksek bir rakam söylemiş. Çünkü o dönem şirket eleman bulmakta zorlanıyormuş. Çünkü onun bir tanıdığı varmış. Çünkü sen “mütevazı” davranmışsın. İşte Türkiye’de maaş adaleti bu kadar keyfî, bu kadar rastgele, bu kadar saçma.
Şirketlerin en sevdiği masal şu: “Burada liyakat var, çalışan kazanır.” Güzel. O zaman neden aynı işi yapan iki kişiden biri diğerinin birkaç katını alıyor? Hangisi daha çok çalışıyor? Hangisinin liyakati daha parlak? Yoksa liyakat dediğiniz şey, işe girerken ağızdan çıkan rakam mı? Bu liyakat masalını yutmaya devam ettiğimiz sürece, gerçek emek hep değersiz kalacak, gerçek hak hep gasp edilecek.
Bu adaletsizlik nasıl ayakta kalıyor? Tek bir kelimeyle: suskunluk. Türkiye’de maaş konuşmak ayıptır, yasaktır, tehlikelidir. Yazılı bir kural yok belki ama herkes biliyor. İşe girdiğin gün sana söylenmese bile havada hissediyorsun: “Maaşını kimseyle paylaşma.” Neden? Çünkü paylaşırsan sistem çöker. Herkes ne kadar kazandığını bilse, o zaman açıklamak zorunda kalırlar. Neden Ali, Ayşe’den fazla alıyor? Neden geçen yıl gelen adam, beş yıldır burada çalışandan daha iyi maaşla başladı? Bu soruların cevabı yok çünkü mantıklı bir cevabı yok. Sistem pazarlık becerisi üzerine kurulu. Yetkinlik değil, performans değil, katkı değil; sadece ve sadece o ilk görüşmede ağzından çıkan rakam. Cesursan kazanıyorsun, naziksen kaybediyorsun. Bu mu adalet?
İşverenler bu düzeni seviyor elbette. Herkesi “piyasa koşullarında” işe aldıklarını iddia ediyorlar. Ama piyasa koşulları ne demek? O gün o odada kimin oturduğuna göre değişen, tamamen keyfî bir kavram. Aynı pozisyon için aynı hafta içinde üç farklı maaş teklif edebiliyorlar ve buna piyasa koşulları diyorlar. Asıl adı bu değil. Asıl adı fırsatçılık.
Şimdi bir de dünyaya bakalım. Avrupa Birliği 2023’te tarihi bir karar aldı: Ücret Şeffaflığı Direktifi. 2026’dan itibaren AB ülkelerindeki şirketler iş ilanlarında maaş aralığı belirtmek zorunda kalacak. Çalışanlar aynı işi yapan meslektaşlarının ortalama maaşını öğrenme hakkına sahip olacak. Açıklanamayan maaş farkları tespit edilirse şirketler bunu düzeltmekle yükümlü tutulacak. Amerika’da da eyalet eyalet yayılıyor bu dalga. California, New York, Colorado derken liste uzuyor. İş ilanlarında maaş yazmak zorunlu hale geliyor. Şirketler homurdanıyor ama uyuyor çünkü başka çareleri yok.
Neden yapıyorlar bunu? Çünkü anladılar ki şeffaflık, adaletsizliğin en büyük düşmanı. Karanlıkta büyüyen her haksızlık, ışık altında eriyor. Maaşlar gizli kaldığı sürece eşitsizlik serpilip gelişiyor. Açık olduğu anda hesap sorulabiliyor.
Diyelim ki yarın maaşlar ile ilgili böyle bir yasa çıktı. Ne olur? İlk hafta panik olur. İK departmanları yangın toplantıları yapar. Sonra çalışanlar arasında deprem başlar. Yıllardır kendini değerli hisseden insanlar, aslında şirketin en düşük maaşlı çalışanı olduklarını öğrenir. Güven bunalımı yaşanır. Ardından istifalar gelir ama bu kez sessiz değil, gürültülü istifalar. İnsanlar giderken neden gittiklerini söyler. Şirketler mecburen düzeltmeye gider. Birkaç yıl içinde yeni bir denge oluşur. Maaşlar hâlâ farklı olabilir ama artık bu farkların bir açıklaması vardır. Deneyim, performans, uzmanlık gibi somut kriterler. Pazarlık becerisi artık kriter olmaktan çıkar.
Ama gerçekçi olalım. Bu yasanın yakın zamanda çıkma ihtimali çok düşük. İş dünyası böyle bir şeffaflığa hazır değil. Hazır olmak da istemiyor. Kültürümüze uygun değil diyecekler. Rekabet gücümüzü zayıflatır diyecekler. Şirket sırları ifşa olur diyecekler. Hepsi bahane. Asıl mesele şu: Şeffaflık gücü yeniden dağıtır. Bilgi sahibi olan çalışan pazarlık masasında eşit oturur. Maaşını bilen çalışan hakkını arar. Ve Türkiye’de hakkını arayan çalışan hâlâ sorunlu ilan ediliyor, hâlâ kapının önüne konuluyor, hâlâ kara listeye alınıyor.
Maaş gizliliği çalışanı korumuyor. Bunu anlamak lazım artık. Adaletsizliği koruyor. Senin susmanı garantiliyor. Her gün yanında çalıştığın adamın senden ne kadar fazla kazandığını bilmemen senin yararına değil. Bu suskunluk senin sesini kısıyor, senin elini zayıflatıyor, senin emeğini ucuzlatıyor.
Dünya değişiyor. Şeffaflık artık bir lüks değil, beklenti. Bu dalgayı görmezden gelebiliriz. Ama görmezden gelmek dalgayı durdurmaz. Sadece ıslanmamızı geciktirir. Ve o dalga geldiğinde, yıllardır gizlenen her adaletsizlik gün yüzüne çıkacak. O gün çok şirket, çok yönetici, çok İK uzmanı zor sorularla yüzleşecek.
O güne kadar mı? Suskunluk devam edecek. Sen de yan masadaki adamın ne kadar aldığını merak etmeye devam edeceksin. Ama merak etmekle kalmayacaksın artık, değil mi? Sormaya başlayacaksın. Konuşmaya başlayacaksın. Sonra mutlu etmese gerçekle yüzleşeceksin.
Tarih
