Bir şirkete girdiğinizde sizi ilk karşılayan çoğunlukla İnsan Kaynakları’dır. Çoğu çalışan için ise İK departmanı, “işe alım” ve “işten çıkarma” süreçlerinden ibarettir. Hatta bazen daha acımasız bir imajla hatırlanır: “Patronun kolunu uzatan eli.” Oysa İnsan Kaynakları, adının hakkını verdiğinde sadece iş görüşmelerinden, maaş bordrolarından ya da performans notlarından ibaret bir yer değildir. İK, aslında bir kurumun vicdanı, nabzı ve geleceğe dönük pusulasıdır. Ama ne yazık ki pek çok şirkette bu departman hâlâ işe insan almak ve işten insan çıkarmaktan öteye geçemiyor. Bunu söylerken sadece yerli şirketleri kastetmiyorum; küresel devlerde bile İnsan Kaynakları, olması gereken stratejik pozisyonunu bulmakta zorlanıyor.
“İnsan Kaynakları” ifadesinin kendisi bile problemli bir ironi barındırıyor. Kaynak kelimesi, madenleri, suyu, petrolü çağrıştırıyor. Tükenen, tüketilen şeyleri… Oysa insan, tüketilecek değil, üretilecek, gelişecek, çoğalacak bir varlık. Belki de bu yüzden bugün birçok kurum “İnsan ve Kültür”, “Yetenek Yönetimi” ya da “People & Culture” gibi daha insancıl isimler kullanmayı tercih ediyor. Çünkü insanı yalnızca bir “kaynak” olarak gören bakış açısı, 20. yüzyılın fabrika odaklı yönetim anlayışının ürünü. 21. yüzyılın iş dünyasında ise esas mesele, yeteneklerin nasıl kazanılacağı değil, nasıl elde tutulacağı. Birçok şirket işe en parlak adayları alıyor ama birkaç yıl içinde onları kaybediyor. Neden? Çünkü maaş kadar değer görmek, kariyer yolu kadar anlamlı bir iş yapmak, ofis kadar bir kültüre ait hissetmek istiyoruz.
İnsan Kaynakları, sadece CV okumaz; insan hikâyelerini okur. Bir adayın özgeçmişinde yazmayan şeyleri, gözlerindeki heyecanı, sesindeki kararlılığı, hayattaki duruşunu anlamak zorundadır. Tıpkı iyi bir gazetecinin haberin satır aralarını okuması gibi, İK da satır aralarındaki “insanı” görmelidir. Benim yıllar önce tanık olduğum küçük bir anekdot var. Bir teknoloji şirketinde, işe alım sürecinde adaylardan biri klasik mülakat sorularına yanıt verirken oldukça gergindi. Ama çay molasında koridorda genç bir stajyere yol gösterirken öyle bir sabır ve nezaket gösterdi ki, oradaki İK uzmanı bu davranışı fark etti. Sonuç mu? Aday işe alındı. Çünkü insanın kim olduğunu test eden asıl anlar, çoğu zaman resmi mülakat soruları değil, gündelik davranışlarıdır.
İnsan Kaynakları’nın işi sadece “kapıdan almak” değil, içeride o insanın yol arkadaşı olmaktır. Kariyer gelişim planları yapmak, mentorluk imkânları sunmak, eğitim fırsatları sağlamak, hatta zaman zaman dert ortağı olmak… Bunlar, İK’nın asıl değerini gösterir. Pandemi döneminde gördük: Evden çalışmaya geçen milyonlarca çalışan yalnızlaştı, tedirgin oldu, kaygılandı. İşte o dönemde çalışanına gerçekten destek olan, evdeki ergonomisini düşünen, ruh sağlığına yatırım yapan, ailevi sorumluluklarını anlayan şirketler öne çıktı. İK, işte bu süreçte yalnızca işvereni değil, çalışanı da temsil eden bir köprüye dönüştü.
İş dünyasında çok sık duyduğumuz bir ifade vardır: “İK masada olmalı.” Yani şirketin stratejik kararlarında söz sahibi olmalı. Doğru, olmalı. Ama daha önemlisi, İK “masanın vicdanı” olmalı. Çünkü masada rakamlar konuşur, hedefler konuşur, kâr-zarar tabloları konuşur. İnsanı hatırlatacak, işin merkezine insanı koyacak bir ses olmalı. İnsan Kaynakları’nın stratejik olması yetmez; insani olması gerekir.
Bugün bir şirkette “en değerli varlık nedir?” diye sorsanız, çoğu yönetici tereddütsüz “insan” diyecektir. Ama uygulamada çoğu zaman insan ikinci plana düşer. İşte burada İnsan Kaynakları devreye girer: İnsanı hatırlatmak için. İnsan Kaynakları, işe insan alan değil, insana dokunan, insanı geliştiren, insanı anlayan departmandır. Bordro tablolarının arasında kaybolan değil, çalışanların umutlarını, kaygılarını, hayallerini de dinleyen bir dosttur.
Kısacası, iyi bir İnsan Kaynakları departmanı, şirkette çalışan herkesin hikâyesinin yazarlarından biridir. Ve unutmayalım: Bir şirketin geleceğini, o hikâyeleri ne kadar iyi yazdığı belirler.
Bordro Değil, İnsan Hikâyeleri
Tarih
