Farklı kültürler arasında geçirmiş olduğum zaman ve sosyal etkileşimler sonucunda bazen bu farklılıkları düşünmek hoşuma gidiyor. Elbette her farklılığın taşıdığı derin anlamlar olmasa da bazılarının, özellikle kendi kültürümüzde bizlere anlatmak istediği cevaplar olabileceğini düşünüyorum.
Mesela bir örnek vermem gerekirse Amerika ve Avrupa’da bulunduğum dönemlerde “bilmiyorum” kelimesini oldukça sık duyduğumu hatırlıyorum. İnsanlar bu kelimeyi kullanırken utanıp sıkılmadan ya da kendilerini eksik göstereceklerini düşünmeden dile getirebiliyorlardı. Fakat bizim toplumumuzda bu kelimenin biraz daha farklı bir duyguyla ele alındığını düşünüyorum. Bilgimizin, eğitimimizin veya deneyimimizin olmadığı konularda bile “bilmiyorum” demekte zaman zaman zorlanabiliyoruz.
Acaba “bilmiyorum” kelimesi kendimizde görmek istemediğimiz bir kusuru ya da yetersizliği mi temsil ediyor diye düşünmeden edemiyorum.
Bir toplantıda bize bilmediğimiz bir konu hakkında soru sorulduğunu düşünelim.
Aslında verebileceğimiz en kısa cevap oldukça basit:
“Bilmiyorum.”
Fakat bazen bunun yerine konuşmaya devam ediyoruz. Tahmin yürütüyoruz. Konuyu bildiğimiz başka bir alana çekiyoruz. Hatta kimi zaman emin olmadığımız bir bilgiyi, cümlemizin tonunu değiştirerek olduğundan daha kesin ifade ediyoruz.
Çünkü zihnimizin bir yerinde görünmeyen bir eşleştirme yapıyor olabiliriz:
Bilmiyorum = Yetersizim.
Peki yeterli olmak gerçekten her şeyi bilmek anlamına mı geliyor?
Bu soru beni sosyal psikolojide oldukça ilginç bir araştırmaya götürüyor.
1966 yılında sosyal psikolog Elliot Aronson ve çalışma arkadaşları, insanların yetkinlik ve kusur arasındaki ilişkiyi nasıl algıladığını anlamaya yönelik bir deney gerçekleştirdiler. Katılımcılara, bir bilgi yarışması seçmesine katıldığı izlenimi verilen kişilerin kayıtları dinletildi.
Kayıtlardaki kişilerden biri soruların büyük bölümüne doğru cevap veren, oldukça yetkin bir profil çiziyordu. Diğeri ise daha ortalama bir performans gösteriyordu. Bazı kayıtlarda bu kişilerin üzerine kahve döktüğü küçük bir sakarlık da bulunuyordu.
Ortaya çıkan sonuç ilginçti.
Zaten oldukça yetkin olduğu düşünülen kişinin yaptığı bu küçük sakarlık, onun bazı katılımcılar tarafından daha sempatik ve ulaşılabilir algılanmasını sağlıyordu. Aynı durum, yeterlilik algısı daha düşük olan kişide aynı olumlu etkiyi yaratmıyordu.
Bu bulgu daha sonra Pratfall Effect ( komik düşme etkisi ) olarak bilinen kavramla ilişkilendirildi.
Elbette üzerine kahve dökmekle “bilmiyorum” demek aynı davranış değil.
Fakat deney bana başka bir soruyu düşündürüyor:
Yeterliliği neden kusursuzlukla eşleştiriyoruz?
Bir insanın alanında başarılı olması, o alanla ilgili her sorunun cevabını bilmesini gerektiriyor mu?
Bir yöneticinin ekibinin karşısında “Bunun cevabını bilmiyorum” demesi gerçekten otoritesini azaltıyor mu?
Bir doktorun kendi uzmanlığının sınırında “Bu konuda emin değilim, kontrol etmem gerekiyor” demesi ona duyduğumuz güveni zedeliyor mu?
Kendi adıma düşündüğümde çoğu zaman tam tersini hissediyorum.
Alanında yetkin olduğunu bildiğim bir insanın bana “Bilmiyorum, araştırıp size döneyim” demesi güvenimi azaltmıyor. Aksine karşımdaki kişinin yalnızca ne bildiğinin değil, bilgisinin nerede bittiğinin de farkında olduğunu gösteriyor.
İşte burada “entelektüel tevazu” olarak adlandırılan başka bir kavram devreye giriyor.
Entelektüel tevazu insanın kendisini bilgisiz görmesi, düşüncelerini değersizleştirmesi veya sürekli başkalarının haklı olduğunu kabul etmesi değil.
Kendi bilgisinin sınırlarını ve yanılabilirliğini fark edebilmek.
“Bunu biliyorum” diyebilmek kadar gerektiğinde “Bundan emin değilim” diyebilmek.
Belki de bu beceri bugün geçmişte olduğundan daha önemli.
Çünkü artık bilgiye ulaşmanın hiç olmadığı kadar kolay olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Bir konu hakkında birkaç dakika içerisinde onlarca makaleye ulaşabiliyoruz. Birkaç video izleyebiliyor, uzmanların görüşlerini dinleyebiliyor, yapay zekaya sorular sorarak daha önce hiç bilmediğimiz bir konuda kısa sürede ciddi miktarda bilgi edinebiliyoruz.
Bu büyük bir imkan.
Ama beraberinde tehlikeli bir yanılsama da getiriyor:
Bilgiye ulaşmak ile bilgi sahibi olmak arasındaki mesafeyi küçümsüyoruz.
Bir konuda bilgiye erişmiş olmak, o konuyu anlamış olduğumuz anlamına gelmiyor.
Belki de bu nedenle gelecekte insanların ne kadar bildiğinden çok, bildiklerinin sınırını ne kadar doğru çizebildikleri daha değerli hale gelecek.
Kendi hayatıma baktığımda ben de zaman zaman bunun tersini yaptığımı fark ediyorum. Bir konuşmanın içerisinde sessiz kalmamak, karşımdaki kişinin gözünde yetersiz görünmemek veya benden beklenen cevabı verebilmek adına aslında emin olmadığım konularda düşüncemi ifade ettiğim zamanlar oldu.
Bugün ise bunun bilgiyle değil, güçlü görünmeye duyduğumuz ihtiyaç ile ilgili olabileceğini düşünüyorum.
Çünkü “bilmiyorum” demek konuşmayı bitiren bir cümle olmak zorunda değil.
Tam tersine, öğrenmenin başladığı yer olabilir.
“Bilmiyorum ama öğrenebilirim.”
“Bundan emin değilim.”
“Kontrol edip size döneyim.”
“Sen bu konuda ne düşünüyorsun?”
Bu cümlelerin hiçbiri yetersizlik ifade etmek zorunda değil.
Aksine insanın kendi sınırını tanıdığını ve o sınırın ötesine geçmeye açık olduğunu gösterebilir.
Belki de gerçek özgüven, her soruya verecek bir cevabımızın olması değildir.
Cevabımız olmadığında bunu saklama ihtiyacı duymamaktır.
Çünkü bilmemek hepimizin kaçınılmaz gerçeği.
Asıl mesele bilmediğimiz şeylerle nasıl bir ilişki kurduğumuz.
Belki de bu yüzden bilmemek bir eksiklik olabilir; fakat bilmediğini bilmemek çok daha büyük bir eksikliktir.
Entelektüel Tevazu“Bilmiyorum” Diyebilmenin Gücü Üzerine
Tarih
