Son zamanlarda üzerinde oldukça fazla kafa yorduğum, derinlemesine anlamaya çalıştığım ve adım adım inşa etmeye çalıştığım bir sistemin içerisindeyim. Hemen her defasında, özellikle daha önce aşina olmadığım teknik konularla karşılaştığımda neredeyse değişmeyen bir öğrenme eğrisi ile karşılaşıyorum.
İlk aşama genellikle oldukça sancılı geçiyor.
Konuya yabancı olmak, kavramları birbirine bağlayamamak ve büyük resmin henüz görünmemesi bende her zaman aynı duyguyu yaratıyor: Vazgeçme isteği.
Aslında bu benim için öğrenme sürecinin dip noktası. Devam edip etmeyeceğime karar verdiğim eşik. Çünkü kişisel olarak kökleri anlamadan dallara tırmanamıyorum. Bir yapının neden çalıştığını kavramadan onu içselleştiremiyorum.
Fakat zamanla parçalar birleşmeye başlıyor.
İlk bağlantılar kuruluyor.
Kavramlar birbirine temas ediyor.
Anlam ortaya çıkmaya başlıyor.
Ve işte o noktadan sonra öğrenme süreci farklı bir hal alıyor. Başlangıçta karmaşık görünen yapı giderek daha net görünmeye başlıyor ve motivasyon doğal olarak yükseliyor.
Son dönemde üzerinde çalıştığım konu ise yapay zeka sistemleri ve büyük dil modelleri oldu. Bu süreçte yalnızca teknolojiyi değil, insan davranışlarına dair ilginç bir gerçeği de fark ettim.
Her birimizin günlük hayatında farklı şekillerde kullandığı yapay zeka araçları, onlarla kurduğumuz iletişimin kalitesine göre oldukça farklı sonuçlar üretiyor.
Basit sorular için bu fark çok belirgin olmayabiliyor.
Ancak konu karmaşık bir problem çözmeye, bir strateji oluşturmaya ya da belirli bir hedefe ulaşmaya geldiğinde durum tamamen değişiyor.
Çünkü bu araçlar bizim ne düşündüğümüzü bilmiyor.
Neyi amaçladığımızı bilmiyor.
Geçmiş deneyimlerimizi bilmiyor.
Önceliklerimizi bilmiyor.
Onlara ne kadar bağlam verirsek, ne kadar net ifade edersek ve ne kadar doğru yönlendirebilirsek aldığımız sonuçlar da o ölçüde değişiyor.
Bir süre sonra şunu fark ettim:
Yapay zekadan aldığımız çıktının kalitesi çoğu zaman aracın kapasitesinden çok, bizim kendimizi ifade etme becerimizle ilgili.
İlginç olan ise farkındalığın burada bitmemesiydi.
Çünkü bu durum bana yalnızca yapay zekayı değil, insan ilişkilerini de düşündürmeye başladı.
Aslında insanlar da çok farklı çalışmıyor.
Hayatımızın birçok alanında anlaşılmadığımızı düşünüyoruz.
Yeterince dinlenmediğimizi düşünüyoruz.
Beklentilerimizin karşılanmadığını düşünüyoruz.
Karşımızdaki kişinin bizi anlamadığından yakınıyoruz.
Peki gerçekten kendimizi anlatabiliyor muyuz?
Bu soru ilk bakışta basit görünse de üzerine biraz düşününce oldukça derin bir yere gidiyor.
Örneğin bir yönetici çalışanına “biraz daha özenli olmanı istiyorum” diyor.
Peki özen ne demek?
Hangi konuda?
Hangi standartta?
Nasıl bir sonuç bekleniyor?
Bu detaylar paylaşılmadığında iki taraf da farklı şeyler düşünüyor olabilir.
Benzer bir durum ilişkilerde de yaşanıyor.
“Beni anlamıyorsun.”
Belki de birçok ilişkinin en sık kurulan cümlelerinden biri bu.
Fakat çoğu zaman kişi neyin anlaşılmadığını da açıkça ifade etmiyor.
Beklentiler, duygular ve ihtiyaçlar çoğu zaman zihnin içerisinde kalıyor. Sonra da karşımızdaki kişinin bunları fark etmesini bekliyoruz.
Oysa insanlar zihin okuyamıyor.
Tıpkı yapay zeka araçlarının zihin okuyamadığı gibi.
Belki de iletişimle ilgili en büyük yanılgılarımızdan biri burada başlıyor.
Konuşmayı iletişim sanıyoruz.
Oysa iletişimin amacı konuşmak değil, anlaşılmaktır.
Arada önemli bir fark var.
Konuşmak bizim yaptığımız şey.
Anlaşılmak ise karşımızdaki kişinin algıladığı şey.
Bu nedenle aynı cümle iki farklı insan tarafından tamamen farklı şekillerde yorumlanabiliyor.
Aynı mesaj farklı anlamlar taşıyabiliyor.
Aynı niyet farklı sonuçlar doğurabiliyor.
Yapay zeka ile çalışırken bunu çok net görebiliyoruz. Eksik bağlam verdiğimizde eksik sonuç alıyoruz. Belirsiz talep verdiğimizde belirsiz cevap alıyoruz. Net olmadığımızda ortaya çıkan sonuçta net olmuyor.
Aslında insan ilişkilerinde de çoğu zaman benzer bir durum yaşanıyor.
Belki de hayatımızdaki bazı iletişim problemlerinin kaynağı kötü niyet, ilgisizlik ya da anlayış eksikliği değil; yeterince açık ve net iletişim kuramıyor olmamız.
Bu farkındalık bana beklemediğim bir şey öğretti.
Bir sonuca ulaşmak istiyorsam önce ne istediğimi netleştirmem gerekiyor.
Sonra bunu doğru ifade etmem gerekiyor.
Sonra da karşı tarafın anlayabileceği şekilde aktarabilmem gerekiyor.
İster bir yapay zeka ile çalışıyor olalım, ister bir ekip yönetiyor olalım, ister bir dostumuzla konuşuyor olalım; iletişimin kalitesi büyük ölçüde bu süreçten geçiyor.
Belki de günün sonunda aldığımız cevaplar, yalnızca karşımızdakilerin kapasitesini değil, bizim sorduğumuz soruların ve kendimizi ifade etme biçimimizin de bir yansımasıdır.
Ve belki de zaman zaman kendimize şu soruyu sormamız gerekir:
Gerçekten anlaşılmıyor muyum?
Yoksa kendimi yeterince anlatamıyor muyum?
Söylediğimiz ile Anlatabildiğimiz Arasında
Tarih
