Hayal, Odaya Sığmayan En Büyük Şeydir

Tarih

Hayalini ne zaman bıraktın? Dur, cevap verme. Biliyorum, “bırakmadım” diyeceksin. Kimse bıraktığını itiraf etmez. Ama şu soruyu kendine sor: En son ne zaman bir hayalin için uykusuz kaldın? En son ne zaman bir hayal, seni gece yarısı yatağından kaldırıp masanın başına oturttu? En son ne zaman “bu olmaz” demedin de “bu olacak” dedin? Sessizliğin cevabı veriyor zaten.
Çoğumuz hayali, duvara asılan bir tablo gibi görüyoruz. Uzakta, güzel, çerçeveli. Ara sıra bakıyoruz, iç çekiyoruz, sonra günlük hayatın o bitmek bilmeyen koşuşturmasına geri dönüyoruz. Hayal, bizim için bir varış noktası değil, bir süs. Oysa hayal, odaya sığmayan en büyük şeydir. Onu duvara asamazsın, çerçeveleyemezsin. O, seni rahatsız eder; sen uyurken senin adına uyanık kalır, sen vazgeçtiğinde senin adına direnir.
Biliyorum, “hayat şartları” diyeceksin. Faturalar, sorumluluklar, “aklını başına al” diyen sesler. Haklısın. Ama şunu hiç düşündün mü: Hayat şartları, hayali ertelemek için değil, hayali şekillendirmek için var. Sen hayalini bir kenara koyduğunda, hayat şartları onu tamamen silmiyor; sadece senin gözünden uzaklaştırıyor. O, orada, tozlu bir köşede seni bekliyor. Ve en acısı da şu: O tozlu köşede beklerken, sen onun yok olduğunu sanıyorsun.
Bir de şu var. Hayalini gerçekleştirmek, çoğu zaman o hayali “büyük” bir şey olarak görmekten vazgeçmekle başlar. Hayal, bir anda gerçekleşen bir mucize değildir. Hayal, her gün aynı masaya oturup, aynı sayfaya bir cümle yazmaktır. Her gün. Sıkıcı günlerde de, yorgun günlerde de, “bu ne işe yarayacak” dediğin günlerde de. Hayal, o sıkıcı, o tekdüze, o görünmez emeğin sonunda, bir gün karşına dikilip “işte buradayım” demesidir.
Peki neden bu kadar çok insan hayalini o tozlu köşede bırakıyor? Çünkü hayal, cesaret ister. Ve cesaret, çoğu zaman sandığımızdan daha korkak bir şeydir. İnsan, hayalini gerçekleştirmekten değil, o hayalin gerçekleşmeyeceğini öğrenmekten korkar. “Ya olmazsa?” sorusu, “ya olursa?” sorusundan daha ağırdır. Bu yüzden birçok insan, denemeyi değil, denememeyi seçer. Çünkü denememek, hayali canlı tutar. Denemek ise, o hayali ya gerçekleştirir ya da sonsuza dek gömer. Ve insan, gömmekten korkar.
Ama şunu unutuyoruz: Gömmekten korktuğumuz hayal, zaten o tozlu köşede yarı ölü yatıyor. Onu denemekle kaybetmeyiz; onu denememekle kaybederiz. Denemek, hayali yaşatmanın tek yoludur. Denemek, “ya olmazsa” korkusunu, “ya olursa” heyecanına çevirmektir. Ve o heyecan, insanı sabaha kadar ayakta tutan, insana “bir cümle daha” dedirten şeydir.
Benim hayalim ne mi? Sana anlatayım, çünkü belki seninkine de bir ışık tutar. Yıllarca bir şehri düşündüm. Onun sokaklarını, çarşılarını, limanını, o şehirde yaşamış insanların seslerini. Bizans’ın son günlerini, Osmanlı’nın hâkimiyetini, limanın büyüyüşünü, göçleri, savaşları, mübadeleyi. O şehirde Müslümanlar, Rumlar, Yahudiler, Ermeniler, tüccarlar, ustalar, din adamları, göçmenler… Hepsi aynı toprağın hafızasında buluşuyordu. Ve ben, o sesleri bir kitaba sığdırmayı hayal ettim. Yirmi farklı anlatıcı, yirmi farklı hayat, yüzyıllara direnen bir şehir hafızası.
Uzun yıllar bu hayal, o tozlu köşede bekledi. Değerli dostum Fatih Erge ile bir gün konuşurken hadi bu kitabı yazalım dedik. Sonra başladık. “Bu kadar büyük bir iş, bu kadar çok ses, bu kadar uzun bir zaman… biz mi yapacağız?” dedik. “Ya o insanların seslerine haksızlık edersek? Ya o şehrin hafızasını yanlış anlatırsak?” Korktuk. Ama sonra anladık: Hayal, büyüklüğünden değil, senin ona verdiğin emekten büyür. Ve o emek, korkuyu yenmenin tek ilacıdır. Ben o masaya oturduk. Her gün bir cümle. Her gün bir ses. Her gün o şehrin bir köşesini aydınlattık. Sıkıcı günlerde, yorgun günlerde, “bu ne işe yarayacak” dediğimiz günlerde oldu. Ve bir gün, o hayal karşımıza dikildi. Adı “İlk Ezan, Son Çan” oldu. Rodosçuk’tan Tekirdağ’a uzanan yüzyıllar, yirmi anlatıcının sesiyle, o tozlu köşeden çıkıp raflara yerleşti.
O gün anladım ki hayal, gerçekleştiğinde bir son değil, bir başlangıçtır. Çünkü sen bir hayalini gerçekleştirdiğinde, içinde başka bir hayal uyanır. Ve o yeni hayal, yine odaya sığmaz. Hayal, böyledir işte; birini gerçekleştirirsin, diğeri kapıyı çalar. O kapıyı açmazsan, o da tozlu köşeye gider. Ama açarsan, hayatın boyunca o kapılar birbirini kovalar. Ve sen, o kapıları açtıkça, aslında kendini de açarsın.
Şimdi sana dönüyorum. O tozlu köşede bekleyen hayalin ne? Onu duvardan indirmeye, çerçevesini kırmaya, masaya oturmaya hazır mısın? Bugün değil, yarın değil. Şimdi. Çünkü hayal, beklemeyi sevmez. Hayal, seni bekler. Ve sen, o hayali beklerken, aslında kendini de bekliyorsun. O masaya otur. O ilk cümleyi yaz. O ilk adımı at. Gerisi, hayalin kendisi halleder. Çünkü hayal, odaya sığmayan en büyük şeydir; ama bir kez masaya oturduğunda, odaya sığdırmayı sen öğrenirsin.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Sayın Liderler Değişime Direnenleri Değil,Değişiyormuş Gibi Yapanları Fark Edin

Her şirket bir gün değişmek zorunda kalır. Çünkü pazar...

Anlamını kaybeden iş, pusulasını da rotasını da kaybeder

Uzaktan gelen cırcır böceklerinin sesiyle gözlerimi açtığımda, gökyüzündeki yıldızların...

Çalışma Hakkı ile İşverenin YönetimHakkı Arasında Bir Sınır Çizgisi: Fazla Çalışma

Fazla çalışma denildiğinde çoğu zaman akla yalnızca “45 saati...

Yönetim Kurulundaki Problem Galiba Yönetim Kurulu

Bir şirketin başarısızlığını sadece yanlış alınmış bir kararla açıklamak...