Beklentinin az ya da çok olmasından bağımsız son 250 yıldır kendi ellerimizle yarattığımızı Antroposen Çağ için geri ödeme döneminin geldiği kesin!
Herkesin yeni yıl beklentisi farklı olsa da algısı çok daha dar alana sığıyor. 2026 da bu genellemenin dışında değil. Beklentiler ve hatta hayaller zirvede, makroda ekonomiden siyasete mikroda eğitimden sağlığa yaşamın her kesitinde gerçekler yerlerde. Çevremdekilerin anlattıkları, yakındıkları, gözlemledikleri ve tespit ettikleri bu yönde…
Sadece şikayet eden olmayı hiç sevmedim, her zaman o an bulamasam da “mutlaka bir çözümü var” anlayışını sürdürdüm. Bu yaklaşımım bugün de sürüyor. Ama gözlemlerim çoğunluğun kafasını işgal eden karamsarlığı destekliyor.
Hakikati aramak yerine dijital dünyayı tercih edenler katlanarak büyüyor. Okuyanlar, okuduğunu anlayanlar, anladıkları ile yaşamlarını biçimlendirenler hızla azalıyor. Ailelerin ve ülkenin geleceği olan gençler, eğitim ile iş yaşamı arasında sıkışıp kalıyor ve “ev gençleri” denilen kitle milyonları buluyor. Sanayi kesimi toplum yaşamına hizmet edecek ürünleri üretmede, tarım sektörü toplumun beslenme gereksinimi karşılamada, hizmet sektörü ise finanstan turizme acz içinde…
Hava, su, gıda temiz değil!
Gürültü, ışık ve çevre kirliliği had safhada!
İnsan kaynağı niteliksizliğin zirvesinde!
Kültürsüzlük abidesi bir toplum yaşama zorunluluğu da işin cabası…
Her biri yüzler yıl gerileme ifadesi!
Profesyonel yaşamımda ve yazılarımda “düşündüren biri” olmayı seçtim, asla bağıran biri olmadım. Zaman zaman kendimi bu konuda “acaba” derken yakaladım ama hemen kovdum kafamdan.
Olaylara ve insanlara yaklaşımımda sitemkâr olmadım, meseleleri “temellendirdiğim bir üslup” ele almayı seçtim. Bu konuda da aklımdan hiç “acaba” geçmedi ama tolerans ile tahammül arasında kaldığım olmadı değil!
Evet hava, su, gıdalar kirli, hiç biri güvenilir değil… Gürültü, ışık ve trafik gibi diğer fiziksel koşullar şehirleri yaşanmaz hâle getirdi… Ama bu, buzdağının gözüken kısmı, esas kirlilik suyun altında ve gözlerden saklı halde… Sanılandan daha derin, düşünülenden daha tehlikeli bir kirlilikl söz konusu: İnsanın ve toplumun kirliliği!
Bugün soluduğumuz havanın kalitesi düşerken, düşünme kalitemiz de aynı hızla geriliyor. Tükettiğimiz gıdanın doğallığı kaybolurken, değerlerimizin de raf ömrü doluyor. Gürültü yalnızca sokakta değil; ekranlarda, söylemlerde, zihinlerde yankılanıyor. Işık kirliliği gökyüzündeki yıldızları görünmez kıldığı gibi, hakikatle yalan arasındaki sınırları da belirsizleştiriyor. Dinlediğimiz müzik bile dünyaya bakışımızı etkiliyor. Türkiye, kavuşamayan sevdalıların ağıtları ile coşuyor. Nerede, ne zaman, nasıl davranması bilmeyen sarsaklardan geçilmiyor.
Sürdürülebilir bir dünyaya erişim yok!
Üstyapını ne durumda olduğu özetledim, sıra geldi altyapıya… Asfalt dökülerek yol yapıldığı sanılıyor ama o yollarda trafiği tıkayanların beceriksizliği göz ardı ediliyor… Haberleşme konusunda reklamlar 5G, gerçekler –o da şanslıysak– 3,5G. Dünyada olmayan bir kandırmaca söz konusu… Haberleşmeyi kucaklayan medya konusunda sınıfta kaldığımız hatta okuldan atılmamızın an meselesi olduğu malum… Yasalar ile korunmanın geride kaldığı, adaletin market rafında fiyat etiketli ürün haline geldiği bir apokaliptizm dönemdeyiz…
Dünyadaki teknoloji eğlence barındırmıyorsa ilgimizi çekmiyor… Ekolojiye “bana dokunmayan yılan isterse bin yıl yaşasın” anlayışı ile bakıyoruz; dünyayı sarsan depremlere, denizlerde suların yükselmesine ve bu sebeple ada ülkelerinin üzerinde yaşayan insanlarla yok olma tehdidi altında olmalarına aldırmıyoruz… Havaların ani ve aşırı ısınması ve/veya soğumasını umursamıyoruz, iklimlerin neden değiştiğini merak etmiyoruz… Sorumsuz liderlerin sebep olduğu iktisadi ve siyasi dengesizliklere farkına bile varmadığımız bir rıza gösteriyoruz…
En vahim tablo ise insan kaynağında ortaya çıkıyor. Nitelik değil nicelik yüceltiliyor; bilgi değil gür ses kazanıyor. Eğitim, düşünmeyi öğretmekten çok itaat etmeyi pekiştiren bir araca dönüşmüş durumda. Eleştiren değil uyum sağlayan, sorgulayan değil tekrar eden bireyler üretiliyor. Bu tablo içinde; kadın dövmeyi, sokak hayvanlarını tekmelemeyi, ağaç dallarını kırma kültürü(!) için bir şey demiyorum. Eğitimsizlik, adaletsizlik ikliminde ancak sağlıksız bir toplum oluşabileceğini hepimiz biliyor ancak hiçbir şey yapmıyoruz. Sonuç olarak diplomalı ama donanımsız, özgüvenli ama içi boş bir kalabalık içinde yuvarlanıp gidiyoruz…
Bu ortamda kültür, bir yaşam biçimi olmaktan çıkıp vitrin süsüne indirgeniyor. Kitap okunmuyor ama alıntılar dolaşıma sokuluyor. Sanat tüketiliyor ama özü hissedilmiyor. Nezaket zayıflık, cehalet samimiyet olarak sunuluyor. Kültürsüzlüğün normalleştiği, hatta ödüllendirildiği bir toplumsal iklimde yaşamak artık bir tercih değil, bir zorunluluk hâline geliyor…
Çatırdayarak çöküş söz konusu…
Buraya kadar salgın hastalıklara, nükleer kirliliğe, henüz yeni yeni tanıştığımız dijital sorunlara sıra gelmedi ama çatırdama sesleri kulaklarımıza ulaştı.
Sorun yalnızca çevresel ya da yapısal değil; zihinsel ve ahlaki bir çöküşten söz ediyoruz. Temiz hava filtrelerle, temiz su arıtma tesisleriyle sağlanabilir. Peki ya kirlenen bilinçler? Onları hangi sistem temizleyecek?
Belki de asıl soru şudur: Bu tabloyu eleştirirken, biz bu kirliliğin neresindeyiz? Sessiz kalarak, alışarak, “bana dokunmuyor” diyerek ne kadar katkı sunuyoruz? Çünkü bu düzen yalnızca üretenlerin değil, kabullenenlerin de eseridir!
İmrenilen topluma sadece çevre duyarlılığı ile erişmek mümkün değil. Düşüncede, dilde, tavırda yeni bir dönem başlatmak gerekir. Aksi hâlde daha temiz şehirler kurarız ama daha kirli toplumlarda yaşamaya devam ederiz.
2026 yılına ne kadar hazırız?
Tarih
