İnsan tuhaf bir türdür.
Kendi kusurunu görebilmek için aynaya değil, genellikle komşusunun camına bakar. Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi zordur; ama apartmanın aidatını geç yatıran komşuyu eleştirmesi son derece kolaydır. Hatta bu konuda bazı insanlar olimpik seviyeye ulaşmıştır. Sabah kahvesini içerken ülkenin ekonomisini düzeltir, öğlen trafikte üç şerit birden ihlal eder, akşam eve dönünce de “Bu toplum neden böyle?” diye söylenir. Oysa toplum dediğimiz şey gökten inmiş bağımsız bir organizma değildir. Toplum dediğimiz şey; kırmızı ışıkta duranla durmayanın, sıraya kaynak yapanla sabırla bekleyenin, ustanın hakkını zamanında verenle “Abi sen beni idare et” diyerek altı ay kaybolanın toplamıdır.
Ne gariptir ki herkes dürüst insan arar ama kimse kendisinin dürüstlük performans raporunu görmek istemez.
Mesela düşünün,,
Bir emlakçı haftalarca sizin için ev arıyor. Güneş altında geziyor, tapu araştırıyor, fiyat pazarlığı yapıyor, sizin “Deniz görüyor ama biraz dağ havası olsun” gibi fizik kurallarına aykırı taleplerinizi bile sabırla dinliyor. Sonra ne oluyor? Siz bir akşam mal sahibini gizlice arayıp, “Abi aradan emlakçıyı çıkaralım, iki taraf da kazansın” diyorsunuz. İki taraf gerçekten kazanıyor mu bilinmez ama insanlık kesin kaybediyor. Üstelik bunu yapan kişinin ertesi gün televizyonda “Bu ülkede ahlak kalmamış” cümlesini kurma ihtimali yüzde doksan sekizdir.
İnsan gerçekten muazzam bir canlı.
Kendine karşı inanılmaz bir avukat, başkasına karşı acımasız bir savcıdır.Kendi yaptığı şeylere “zorunluluk”, başkasının yaptığına “karaktersizlik” der.Trafikte bunun harika örnekleri vardır. Kırmızı ışıkta bekleyen insanların yanından emniyet şeridinden fırlayıp öne geçen biri düşünün. O kişi kendisini asla suçlu hissetmez. Çünkü zihninde çok önemli bir görevi vardır. Belki eve yetişecektir. Belki toplantısı vardır. Belki de sadece beklemeyi sevmiyordur. Ama aynı hareketi başka biri yaptığında camı açıp şöyle bağırır:
“Sen kimsin la.. Hayvan gibi araba kullanıyorsun!”
Sanki biraz önce Formula 1 ile vahşi batıyı birleştirip kendi trafik anayasasını ilan eden kendisi değilmiş gibi. Kasalarda da aynı tiyatro oynanır. Sırada bekleyen onca insanı görünce içinde bir anda gizli ninja yetenekleri ortaya çıkanlar vardır. Elinde tek ürün tutan birinin arkasına sinsice yaklaşır, sonra omzunu hafif yana kırıp kendini kasanın önünde bulur. Bu insanlar fizik kurallarını değil, toplumsal kuralları bükebilen özel var/mallıklardır.
En ilginç tarafı ise şudur: Bunu yapan kişi kendisini “uyanık” sanır. Oysa uyanıklık ile etik eksikliği arasında ince değil, oldukça kalın bir çizgi vardır.Bir toplumun çürümesi büyük skandallarla başlamaz çoğu zaman.Küçük küçük günlük kurnazlıklarla başlar.
“Bir kereden ne olur?” “ Herkes yapıyor.” “Ben yapmazsam beni ezerler.” “Bu devirde dürüst mü olunur?” İnsanlığın vicdan mezarlığı biraz da bu cümlelerle doludur. Sonra aynı insanlar çocuklarına dürüst olmayı öğretmeye çalışır. Hayatın en ironik sahnelerinden biridir bu.
Baba telefonda:
“Evde yok de.”
Çocuk:
“Ama baba buradasın?”
Baba eliyle işaret yapar:
“Şşşt!”
Beş dakika sonra aynı baba oğluna ahlak dersi verir: “Oğlum yalan söylemek çok kötü.” Çocuk o anda muhtemelen insan evrimi hakkında ciddi şüpheler yaşamaktadır. Etik dediğimiz şey aslında büyük nutuklardan çok küçük davranışlarda gizlidir.
Çünkü karakter; kimsenin görmediği yerde ne yaptığınızdır. Kimse bakmazken çöpü yere atan adamın, sosyal medyada çevrecilik paylaşımı yapması artık modern dünyanın klasiklerinden biri oldu. Denizi kirleten teknesinden “Doğayı koruyalım” mesajı atan insanlar çağındayız. Bir insanın vicdanı bazen filtreli Instagram hikâyelerinden daha bulanık olabiliyor.
İş hayatında da durum farklı değil. Patron çalışanına maaşı geç yatırır ama çalışan beş dakika geç gelince profesyonellik nutku çeker. Çalışan işi savsaklar ama şirketin büyümesini eleştirir. Herkes birbirinden maksimum fayda almak ister; minimum sorumlulukla.
Modern çağın özeti belki de budur:
“Herkes hak ediyor ama kimse vermek istemiyor.”
Bir usta düşünün…
Aylarca çalışmış. Evinizi güzelleştirmiş. Fayansı döşemiş, tesisatı yapmış, boyayı bitirmiş. Siz ise ödeme günü gelince kaybolmuşsunuz. Telefon konuşmaları başlar:
“Abi haftaya kesin.”
“Abi banka sıkıştı.”
“Abi sen bizi tanıyorsun.”
“Abi şu ara piyasalar kötü.”
O usta artık sizin müşteriniz değil, ekonomik romanınızın yan karakteri olmuştur. Ama aynı kişi bir restoranda hesabın yanlış gelmesine tahammül edemez. “Bu nasıl işletme!” diye ayağa kalkar. Çünkü insan, adaletin hep kendisine doğru çalışmasını ister. Aslında hepimizin içinde küçük bir diktatör yaşar. Sadece çoğumuzun ülkesi olmadığı için apartman toplantılarında ortaya çıkar.Orada gerçek karakterler görülür.
Aidat tartışmaları insan psikolojisinin laboratuvarıdır.
“Ben neden ödüyorum?”
“Asansörü en çok üst kat kullanıyor.”
“Bahçeyi ben sulamadım.”
“Kapıcı zaten bir şey yapmıyor.”
Aynı insanlar sitenin temiz olmasını, düzenli olmasını, güvenli olmasını da ister. Sorumluluk istemeden yada almadan konfor talep etmek modern insanın en sevdiği hobilerden biridir. Bir de “ahlak romantikleri” vardır. Onlar sürekli eski zamanların ne kadar dürüst olduğunu anlatır.
“Eskiden insanlar çok iyiydi.”
Gerçekten mi? Yoksa eskiden sosyal medya olmadığı için herkesin foyası bu kadar hızlı ortaya çıkmıyor muydu? Çünkü insan doğası pek değişmedi. Sadece artık herkes birbirinin kusurunu HD kalitesinde izliyor.
Birisi trafikte hata yapıyor, anında video çekiliyor.
Birisi kaba davranıyor, sosyal medyada linç ediliyor.
Birisi sıraya kaynak yapıyor, elli kişi tweet atıyor.
Ama aynı elli kişinin hayatını yakından izleseniz, muhtemelen hepsinin kendince “ufak tefek” etik açıkları vardır. İnsan kendisini merkez kabul etmeye çok yatkındır. Bu yüzden kendi çıkarını çoğu zaman “mantıklı”, başkasının çıkarını ise “bencillik” olarak yorumlar. Oysa etik dediğimiz şey tam da burada başlar: İşinize gelmediğinde de doğru olanı yapabilmekte.
Kolay olan dürüstlük değildir. Kolay olan, fırsat bulamadığı için dürüst kalmaktır. Gerçek sınav ise çıkarınız varken başlar. Birçok insan kendisini iyi biri sanır çünkü büyük kötülük yapmamıştır. Ama mesele sadece büyük kötülük değildir. Küçük adaletsizlikler de karakterin aynasıdır.
Kasiyere sert davranmak…
Garsona tepeden bakmak…
İşçiyi küçümsemek…
Verdiği emeği yok saymak…
Sırf güç sizde diye karşınızdakini sıkıştırmak…
Bunlar da ahlak hanesine yazılır. Üstelik hayatın garip bir mizah anlayışı vardır.
Bugün küçümsediğiniz insan yarın ihtiyacınız olan kişi olabilir. Bir gün acil tesisatçı ararsınız, telefonlar açılmaz. Emlakçı sizi ciddiye almaz. Esnaf size güvenmez. O anda insanlar şöyle der: “Bu toplumda güven kalmamış. ”Belki de güven, herkes birbirini küçük küçük kandırırken sessizce öldü. İnsan bazen kendine şu soruyu sormalı: Ben gerçekten iyi biri miyim, yoksa sadece kötü biri olduğum anlaşılmadı mı?
Çünkü nezaket başka şeydir, etik başka şey. Kibar olmak kolaydır. Gerçek karakter ise menfaat devreye girince ortaya çıkar. Bazı insanlar vardır; çok naziktir ama ödeme yapmaz. Bazıları sürekli gülümser ama herkesi arkadan dolaşır. Bazıları yardımsever görünür ama fırsatını bulunca sizi ilk onlar ezer. Modern insan biraz da vitrindir. Ambalaj mükemmel, içerik tartışmalı. Belki bu yüzden herkes birbirinden bu kadar şikâyetçi. Çünkü herkes başkasının davranışında kendi gizli kusurlarını görüyor.
Sıraya kaynak yapan kişiye sinirlenmemizin nedeni sadece onun yaptığı hareket değildir. İçten içe, bizim de bazen benzer küçük kurnazlıklar yapmış olmamızdır. İnsan en çok kendine benzeyen kusurlara öfkelenir. Bu yüzden toplum düzelmeden önce birey düzelmeli sözü hâlâ geçerlidir. Ama burada da trajikomik bir durum var: Herkes toplumun değişmesini istiyor, kimse ilk değişen olmak istemiyor. Çünkü ilk dürüst olanın kaybedeceğini düşünüyoruz.
Oysa uzun vadede tam tersi olur. İnsan ilişkilerinde gerçek sermaye paradan önce güvendir. Güven kaybolduğunda her şey pahalılaşır. Sözleşmeler uzar. Şüphe artar.
İnsanlar birbirine mesafeli olur. Bir toplumun gerçek zenginliği binaları değil, birbirine duyduğu güvendir. Bugün dünyanın en gelişmiş ülkelerine baktığınızda sadece teknolojileri değil, insanların gündelik hayattaki birbirine duyduğu temel güven dikkat çeker. Çünkü etik yalnızca felsefe kitaplarının konusu değildir; ekonomiden trafiğe, ticaretten komşuluğa kadar hayatın tamamını etkiler.
Dürüstlük romantik bir erdem değil, medeniyetin altyapısıdır. Ama biz bazen bunu unutuyoruz. Sonra da sürekli şikâyet ediyoruz:
“İnsanlık bozuldu.”
“Kimseye güven olmuyor.”
“Eskiden böyle değildi.”
Belki de mesele insanlığın bozulması değil, herkesin kendisini istisna sanmasıdır. Herkes iyi insan kategorisinde olmak istiyor. Ama iyi insan olmak fedakârlık ister. Sabır ister. Adalet ister. Bazen kendi çıkarından vazgeçmeyi gerektirir. Ve işte tam burada birçok kişi sessizce konuyu değiştiriyor. Çünkü etik, konuşması keyifli ama uygulaması masraflı bir kavramdır.
Yine de umut tamamen kaybolmuş değil. Çünkü toplum dediğimiz şey soyut bir yapı değil; her gün yaptığımız küçük seçimlerin toplamı. Bir ustanın hakkını zamanında vermek…Sırada beklemek…Trafikte kurala uymak…Emeğe saygı göstermek… İnsanları kandırmayı “uyanıklık” sanmamak…
Bunlar küçük görünür ama büyük medeniyetler küçük davranışların üstüne kurulur. Belki dünyayı bir anda değiştiremeyiz. Ama en azından market kasasında insanlığın sonunu getirmemeyi deneyebiliriz. Çünkü bazen gerçek devrim, kırmızı ışıkta kimse yokken bile durabilmektir.
Ve belki de insanın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
“Ben nasıl bir toplumda yaşamak istiyorum?”
Ardından ikinci soru gelir:
“Peki ben özlemini duyduğum o toplumun insanı gibi davranıyor muyum?”
Ayna lazım mı size de?
