Başarısızlığın görünmez mimarı: Kibir

Tarih

Herkesin hayatında, “Neden olmuyor ya?” diye tavanla konuştuğu dönemler mutlaka olmuştur. Tavan da konuşacak olsa muhtemelen, “Ben ne bileyim kardeşim, belki de sorunu yanlış yerde arıyorsun,” derdi.
İşte tam bu noktada, insanın karşısına sessiz ama inatçı bir suçlu çıkıyor: kibir.
Kibir, çoğumuzun sandığı gibi burnu havada gezmek, kimseyle göz teması kurmamak ya da ortama “Beyler, ben geldim” enerjisi saçmak değildir. Aslında kibir, insanların başarısızlık öykülerinde tuzunu eksik etmeyen gizli bir baharat gibidir; fark etmeden her şeye karışır, her tadı değiştirir ama kimse neyin bozulduğunu hemen anlamaz. Kibir çoğu zaman kendi ismiyle bile gelmez. Kapıyı çalmaz. “Merhaba, ben kibirim, biraz hayatını altüst etmeye geldim,” diye tanıtmaz. Onun yerine daha sempatik rollerle sahneye çıkar: “Bence gayet iyiyim.” “Ben bilirim.” “Gerek yok, anlatma.” “Zaten bu insanlar anlamıyor.” “Ben öyle yapmam, tarzım değil.”
Liste uzar gider. Bu yüzden, başarısızlıkların gizli mimarı çoğu zaman kibrin ta kendisidir ama kimse onu suçlamaz. Zaten kibir de buna bayılır; görünmez olmayı sever. Peki kibir nasıl oluyor da insanın hayatında başarıya giden yolu trafiğe kapatıyor?
Öncelikle kibir, bildiğimiz anlamıyla “üstten bakma” hâlinden ibaret değildir. Evet, bilen tavırlar, kabul etmeme hâli, durumu hafife alma… bunların hepsi onun kostümlerinden biridir.
Ama asıl tehlikeli olan, kibrin “ben masumum” diye gezen sürümleridir.
Kibrin birinci yüzü. Kibir bazen öğrenmeye kapalı olma şeklinde belirir. İnsan “Biliyorum, biliyorum” der ama aslında bilmiyordur. Daha kötüsü, öğrenmek için küçük bir adım atması gerektiğini fark etmez. Bu küçük adım, “Bir dinleyeyim bakalım” adımıdır. Bu adımı atmadığın anda ise, hayat sana aynı dersi tekrar tekrar verir.
Tıpkı bir öğretmenin, sınıfta anlamayan tek öğrenciye aynı konuyu anlatmak zorunda kalması gibi, ama bu öğretmen hayatın kendisi olduğunda, sinir katsayısı hiç düşmez. Bir noktadan sonra hayattaki başarısızlıklar, “Ben neden aynı şeye sürekli takılıyorum?” sorusuna dönüşür. Cevap çoğu zaman incitici derecede nettir: “Çünkü hâlâ dinlemiyorsun.”
Kibrin ikinci yüzü daha da tehlikeli: başarısız görünme korkusu. Bazen insan risk almaktan değil, risk alıp rezil olmaktan korkar. Konu para, iş, ilişki ya da yeni bir adım olabilir; fark etmez. Aslında iç ses şunu der: “Başarısız olursam insanlar ne düşünür?” İşte bu düşünce kibrin tam merkezidir.
Neden mi? Çünkü kişi kendi hatasını kabul edecek mütevazılığa sahip değildir. O yüzden hareket etmez, ertelemeye başlar. Böylece hayatta en kötü başarı modeli olan “Hiç başlamadım, o yüzden kaybetmiş sayılmam” döngüsü oluşur. Bu da insanı bir tür pasif başarısızlığa mahkûm eder.
Üçüncü yüzü ise paradoksal: kendini fazla kötü görmek de kibrin bir çeşididir. Hani bazı insanlar vardır; “Ben zaten şanssızım.” “Benim işler hep böyle gider.” “Hayat bana hiç gülmedi.”Dışarıdan bakınca bu cümleler özgüven eksikliği gibi görünür ama özünde ilginç bir ego merkezliliği yatar. Kişi kendisini evrendeki bütün şanssızlıkların özel müşterisi zanneder. Halbuki evrenin böyle özel servislere vakti yoktur Bu düşünce kalıbı insanı hem kötü hissettirir hem de değişim ihtimaline kapıyı kapatır. Çünkü kişi kendini “farklı biçimde kötü” bir noktaya koymuştur. O konumdan çıkmak için de mütevazı bir “belki öyle değilimdir” demesi gerekir. İşte kibir buna izin vermez.
Dördüncü yüz: sorumluluğu dışa atma sanatı. Bu konuda hepimiz ustayız.Bir proje olmadıysa “millet anlamadı. ”Bir ilişki yürümediyse “karşı taraf sorunlu.”Bir fırsat kaçtıysa “zamanı değildi.”
Oysa bu cümleler çoğu zaman birer koruma kalkanıdır. Çünkü insan hatasını kendi içinde görmek, kendisiyle yüzleşmek zorunda kalmak istemez. Sorumluluk almamak kısa vadede nefis bir histir. Masum bir rahatlık sağlar. Ama uzun vadede kişinin başarı ihtimalini kemirir. Zira sorumluluk almayan insan, kendi hayatının direksiyonunu da başkasına teslim etmiş olur. Direksiyonu başkasına veren birinin ise gideceği yerde söz hakkı olmaz. “Benim hayatım neden istediğim gibi değil?” sorusunun cevabı işte burada saklıdır.
Kibrin beşinci yüzü ise en sinsisi: disiplin eksikliğini örtme yöntemi.İnsan kendini iyi tanır; neyi yapıp yapamayacağını bilir. Ama bazen bu bilgi, tembelliğe zemin hazırlar. Kişi kendine şöyle der: “Ben istersem yaparım. ”Güzel kardeşim, madem yapacaktın, niye hâlâ yapmadın? İşte bu noktada, kişinin “başlamama lüksü” olarak tanımladığı şey aslında kibrin elinden tutup onu yatağa yatırmasıdır.
“Yat, sen zaten zekisin, zamanı gelince halledersin” diye fısıldar.
Ama o zaman hiç gelmez.Sonuç: Potansiyel var ama performans yok.Tıpkı depoya benzin koyup arabayı hiç sürmemek gibi… En nihayetinde deponun varlığı seni bir yere götürmez, direksiyonu tutup gaza basmadıkça.
Şimdi gelelim esas noktaya: Kibiri yok etmek mümkün mü? Hayır, kibir yok olmaz. Ama kontrol altına alınabilir. Nasıl mı? Önce onu tanıyarak. Kibrin hayatımıza nereden sızdığını anlamak, onun gücünü yarı yarıya azaltır. Çünkü görünür olan şey etkisini kaybeder.
Bunun için birkaç dürüst soruyu hayatımıza davet etmek yeterli:
– Nerelerde öğrenmeye kapalıyım?
– Hangi hataları sürekli tekrar ediyorum?
– Neden bazı konularda “Ben biliyorum” diyorum?
– Başarısızlıktan mı korkuyorum, yoksa başarısız görünmekten mi?
– Sorumluluğu hangi alanlarda dışarı atıyorum?
Bu sorulara verilen dürüst cevaplar kişiyi değiştirir. Değişim ise başarıya giden yolu açar. Sonuç olarak;Başarısızlıkların sebebi sadece dış koşullar, kötü şans, yanlış insanlar, ters zamanlar değildir. Bazen en büyük sabotajcı kendi içimizde dolaşan küçük ama etkili bir histir. Kibir, fark edilmediğinde başarı kapılarını usulca kapatır; fark edildiğinde ise insanın önünden çekilir. Belki de başarının ilk adımı, “Ben nerede kibirli davranıyorum?” diye sormaktır. Cevabı bulmak zor olabilir, kabul. Ama en azından tavana konuşmaktan daha mantıklı bir başlangıç.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Zorbalar neden hızlı yükselir?

Bunu birçok beyaz yaka bilir ama yüksek sesle söylemez....

Akan suda durup hayata dokunmayı bilebilmek

Lucius Annaeus Seneca derki "Nehir üzerinde akıp giden saman...

Yeni dünya düzeninde ayakta kalmanın sırrı: Çınar gibi değil, bambu gibi olabilmek

Son aylarda haberleri açtığında hissettiğin o sıkışmayı biliyorsun. Bir...

Üretimin temel taşı insan: Krizde ilk feda edilen mi, ilk korunan mı olmalı?

Günümüzde yapay zeka, robotik teknolojiler ve dijital dönüşüm baş...