Lucius Annaeus Seneca derki “Nehir üzerinde akıp giden saman çöpü gibi aslında bir yere gitmeyip suyun akışına kapılan olmamak adına, hayatı okuma becerisine kavuşup zamanın kölesi değil de efendisi olmak adına, varlıkta hiçliği bulmak yolunda bir adım soluklanabilmek ve hayata dokunmak lazım ara sıra”.
Seneca nehir üzerinde akıp giden bir saman çöpü gibi yaşamamak gerektiğini söylerken aslında çok tanıdık bir manzarayı işaret eder: Hareket halinde ama yönsüz, dolu gibi görünen ama içten içe boşalmış bir hayat. İnsan çoğu zaman yaşadığını zanneder ama gerçekte sadece sürüklenir. Günler birbirini kovalar, işler yapılır, insanlar gelir geçer, başarılar elde edilir ya da kaybedilir; fakat bütün bu akışın içinde insanın kendine sorduğu en temel soru çoğu zaman cevapsız kalır: Ben gerçekten nereye gidiyorum?
Modern hayat bu sorunun üzerini ustaca örter. Sabah gözümüzü açtığımız anda dış dünyanın gürültüsü zihnimizi doldurur; haberler, mesajlar, beklentiler, hedefler… Daha gün başlamadan bir akıntının içine çekiliriz. Bu akıntı bize neyin önemli olduğunu, neyin değerli sayıldığını, neyin başarısızlık olarak görüleceğini fısıldar. Biz de çoğu zaman sorgulamadan bu kurallara uyarız. Böylece kendi hayatımızı yaşamaktan çok, bize sunulan bir hayatı oynarız. Sanki başkalarının yazdığı bir senaryoda rol alır gibi. İşte tam burada Seneca’nın sesi yükselir: Eğer kendi yönünü seçmezsen, seni taşıyan akıntı seni sen olmaktan çıkarır.
Oysa hayat, yüzeyden bakıldığında görüldüğünden çok daha derin bir metindir. Onu sadece yaşamak yetmez, okumak gerekir. Okumak, bakmak değil; görmek, çözmek ve anlamaktır. Bir olayın başımıza gelmesi ile onun ne anlama geldiğini kavramamız arasında büyük bir fark vardır.
Başarısızlıklar çoğu zaman sadece kayıp gibi görünür, ama dikkatle bakıldığında insanın kendine dair en gerçek bilgileri orada saklıdır. Kaybettiğimiz bir şey, dostluk, arkadaşlık, iş, statü adına ne derseniz deyin aslında bizi fazlalıklardan arındıran bir kırılma olabilir. Hayatın dili açıktır ama biz çoğu zaman onu okumayı bilmeyiz. Çünkü okumak sabır ister, durmayı gerektirir ve en önemlisi insanın kendine karşı dürüst olmasını zorunlu kılar.
Zaman da bu hikâyenin en ilginç karakteridir. Herkes zamandan şikâyet eder; yetmez, yetişmez, hızla akar. Ama belki de sorun zamanın kendisi değil, bizim onunla kurduğumuz ilişkidir. İnsan çoğu zaman geçmişin pişmanlıkları ile geleceğin kaygıları arasında sıkışır. Geçmişte yaptığı hataları tekrar tekrar düşünür, gelecekte olacakları kontrol etmeye çalışır. Bu iki uç arasında gidip gelirken tek gerçek anı, yani “şimdi”yi kaçırır.
Oysa yaşam yalnızca bu anda mümkündür. Seneca’nın zamanın efendisi olmak dediği şey tam olarak budur: Anın içinde kalabilmek. Bu, kulağa basit gelir ama en zor becerilerden biridir. Çünkü insan sürekli kaçma eğilimindedir; ya geriye ya ileriye. Oysa kalmak, yüzleşmek ve sadece var olmak cesaret ister.
Belki de bu yüzden insan sürekli bir şeylere tutunur. Daha fazla olmak, daha görünür olmak, daha güçlü olmak ister. Kendine kimlikler, roller, sıfatlar ekler. Ama bu eklemelerin çoğu zaman bir noktadan sonra ağırlık yarattığını fark etmez. İnsan aslında sahip olduklarıyla değil, onlara yüklediği anlamlarla yorulur. İşte burada Mevlana’nın dediği “varlıkta hiçliği bulmak” fikri devreye girer. Bu, bir yokluk hali değildir; aksine fazlalıklardan kurtulma cesaretidir. İnsan kendine şu soruyu sorduğunda bu kapı aralanır: Eğer üzerimde taşıdığım tüm unvanlar, beklentiler ve tanımlar olmasaydı, ben kim olurdum? Bu sorunun cevabı çoğu zaman sade ama derindir. Ve o sadelikte insan kendine yaklaşır.
Hayatın içinde durabilmek, belki de en çok unuttuğumuz şeydir. Sürekli bir yerlere yetişme telaşı içinde, durmayı bir zayıflık gibi görürüz. Oysa bazen en güçlü an, hiçbir şey yapmadan sadece nefes aldığımız andır. Bir kahve içerken gerçekten o kahvenin tadını almak, bir insanı bir dostu sadece dinlemek, bir manzaraya bakarken zihnimizin başka yerlere kaçmasına izin vermemek… Bunlar küçük gibi görünen ama insanı hayata bağlayan anların kendisidir. Çünkü hayat büyük olayların toplamı değil, fark edilen küçük anların bütünüdür.
Ne var ki çoğumuz hayatın bize bir şeyler getirmesini bekleriz. Doğru zaman gelsin, doğru insanlar çıksın, şartlar olgunlaşsın… Bu bekleyiş insanı edilgenleştirir.
Sanki hayat dışarıda bir yerde akıyordur ve biz onun bize dokunmasını bekleriz. Oysa gerçek tam tersidir. Hayat, dokunana karşılık verir. Risk alan, sorgulayan, denemekten korkmayan insan için hayat bir anlam üretmeye başlar. Bu bazen konfor alanından çıkmayı gerektirir. Bazen yalnız kalmayı göze almayı, bazen de kalabalığın tersine yürümeyi… Kolay değildir ama insanı canlı hissettiren de tam olarak budur.
Seneca’nın bakışı rahatsız edicidir çünkü sorumluluğu bize geri verir. Artık suçlayabileceğimiz bir akıntı yoktur; ya yönümüzü belirleriz ya da sürüklenmeyi kabul ederiz. Bu, sert ama özgürleştirici bir seçimdir. Çünkü insan her şeyi kontrol edemese de, nasıl yaşayacağına karar verebilir. Zamanı durduramaz ama onu nasıl kullanacağını seçebilir. Her şeyi anlamlandıramaz ama anlam arayışından vazgeçmeyebilir.
Belki de mesele, hayatı değiştirmekten çok ona bakışımızı değiştirmektir. Aynı nehirde, aynı akıntının içinde bile farklı bir şekilde var olmak mümkündür. Saman çöpü hafiftir; bu yüzden akıntı onu sürükler. Ama insan saman çöpü değildir, bilinci sayesinde ağırlık kazanabilir. Bu ağırlık, onu dibe batırmaz; aksine kökler. Nereye gittiğini bilmeyen bir hareket yerine, farkında olunan bir yolculuk başlar. İnsan olmak farkında olmayı yaşamın akışında durup farkındalığını anlamayı gerektirir
Ve belki de hayat dediğimiz şey, tam olarak budur: Nereye vardığımızdan çok, nasıl yürüdüğümüz. Bazen durarak, bazen sorgulayarak, bazen de sadece nefes alıp etrafımıza bakarak… Çünkü insan ancak o anlarda gerçekten yaşadığını hisseder. Geri kalan her şey, sadece geçip giden bir akıntıdır.
Akan suda durup hayata dokunmayı bilebilmek
Tarih
