Ekonomik krizler yalnızca fiyatları değil, toplumsal sözleşmenin ontolojik zeminini de yıkıp yok eder. Fiyatların topluma hâkim olduğu bir düzende, ahlaki sınırlarda erozyon yaşanması karakter zayıflığı değil sistemin dayatmasıdır.
Bu görüşüm büyük olasılıkla her okuyanın kafasında siuasetten iktisada, antropolojiden psikolojiye farklı açılımlar yaratsa da ortak paydada “çöküş” durumu olduğu konusunda hem fikir olma hali öne çıkacaktır. Bireylerin medeni hukuk ile düzenlenen “vatandaş” olma halinden kopmalarının kaçınılmaz olarak varacağı nokta kadere boyun eğmekten başka çıkışı olmayan bir kitle olma halini yaşamlara enjekte edecektir. Bencillik öne çıkacak, başkalarına aldırmadan her konuya “ben” vektörü ile bakanların oluşturduğu bir kitle öne çıkacaktır. Günümüz dünyasında özellikle de 3. Dünya ülkelerinde yaşanan durumu tarif eden bu olgu, toplumsal bağın çözülmesi sonucunu getirir. Gerçekten de her krizde olmasa bile kronikleşen istikrarsızlık ve uzun yıllara yayılan dönemlerde devam etmesi sebebi ile “ahlakın sınıfı” olarak tanımlanacak bir durumu da ortaya koymaktadır.
Nedir bu “ahlakın sınıfı” ve kulağa daha da ürkütücü gelen toplumsal bağın çözülmesi…
“Büyüme” olarak empoze edilen sayısal irileşme, bunlara bağlı olarak açıklanan şirket bilançoları ve kamusal varlıklar ne kadar gerçeği yansıtıyor sorusunu da kaçınılmaz olarak gündeme getirmektedir. Başta perakende gıda sektörü olmak üzere enerji tekellerinin fahiş kârlılık rakamları neredeyse yıllardır hemen hemen her hafta gündeme geliyor. Bu durum ülkede yalnızca makroekonomik bir dengesizliğin değil, derin bir sosyolojik çatlağın da tezahürüdür. Bir yanda alım gücü eriyen, kredi dağlarının eteğinde kıvrım kıvrım kıvranan bir çoğunluk; diğer yanda maliyet enflasyonunu bahane ederek fiyatları suni biçimde şişiren ve krizi bir sermaye transferi mekanizmasına dönüştüren devasa şirketler…
Bu tablo, kapitalist toplumların tehdit edici boyutlarda parçalanan yapılar olduğu görüşünü savunan Macar ekonomi antropoloğu Karl Polanyi’nin meşhur Büyük Dönüşüm tezindeki o vahşi tabloyu hatırlatıyor: Piyasa topluma hâkim olduğunda ve kendi kendini düzenleme illüzyonu yayıldığında, ilk çöken şey toplumun ahlaki dokusudur. Kriz, ahlakın bir lüks mü yoksa bir iktidar aracı mı olduğunu sorgulatan acımasız bir laboratuvara dönüşür.
TARİHİN AYNASINDA AHLAKIN SINIFSAL BEDELİ
Ekonomik çöküş dönemlerinde ahlaki yozlaşmanın eşit dağılmadığı, tarihsel ve sosyolojik bir gerçektir. 1929 Büyük Buhranı sırasında, borsada servetini kaybeden brokerların intiharı bireysel bir trajedi olarak romanlaştırılırken; açlık sınırına düşen işçilerin sendikal talepleri “kamu düzeni” ve “tehdit” olarak şiddetle bastırıldı. Bu anlayış, aradan neredeyse bir asır geçtiği halde bugünde devam ediyor. Tek fark, çıkış bulamayan brokerler grubuna atanamayan çaresiz öğretmenlerin, mecburiyetten polis memurluğuna razı olan genç iş gücünün eklenmesi oldu.
2000’li yıllarda intihar vakalarının sayısı 2 binin altında kalırken, ne yazık ki aradaki yıllarda düzenli olarak artarak 2025 yılı sonunda 6 bin eşiğine dayandığı bir TÜİK verisidir!
Öte yandan çaresizlik ile paralel hareket eden ahlaksızlık, egemen sınıfların çıkarlarını meşrulaştıran ideolojik bir aygıt haline dönüştü. Bugün de bu tarih tekerrür ediyor; ancak çok daha sofistike bir kavramsal kılıfla. Kriz derinleştikçe, ahlaki sınırların esnemesi “hayatta kalma” pratiklerinin de katkısı ile gelişip yaygınlaşarak kendini gösteriyor.
Yoksulun ahlakı çaresizlikten yerle yeksan olurken, zenginin ahlakı doyumsuzluğu da ölçüsüz kazanma hırsından çöküşe doğru hızla ilerliyor. Ve acı paradoks şu: Yoksulun esneyişine “suç” damgası vurularak cezalandırılırken, zenginin çöküşü “piyasanın rasyonel doğası” kılıfı ile neredeyse aklanıyor.
AHLAKİ KAYITSIZLIK ve KRİMİNALİZASYON
İş dünyasının kriz ortamında sergilediği refleks, basit bir fırsatçılık değil, piyasa rasyonalitesinin kendi ahlak dışı, farklı bir ifade ile amoral mantığının ifadesidir. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın kavramsallaştırdığı şekliyle sistem, “adiaphorization” (ahlaki kayıtsızlaşma) sürecini işletir. Şirketler, fahiş kâr marjlarını “küresel şartlar” ve “kur etkisi” gibi teknik jargonların arkasına gizleyerek eylemlerini ahlaki yargının dışına taşır. Tekelleşen gıda, enerji ve hatta ilaç piyasalarının aç bir topluma dayattığı fiyat şoku, bir ahlaksızlık değil, piyasanın “verimlilik” diye kutsadığı bir mekanizmadır.
Bütün bu makro tezahürün bir de mikro ölçekli yansıması vardır! Bu tezahür başta uyuşturucu olmak üzere fuhuşa kadar uzanan bir dizi yasa dışı yolu, insanların yaşamına sokar. “Çıkış” gibi pazarlansa da bu anlayışın aslında “çıkmaz sokak” olduğu anlaşıldığında iş işten geçmiştir.
Öte yandan, krizin altında ezilen ve çocuğuna ekmek götürebilmek için vergi kaçırmak veya kayıt dışı çalışmak zorunda kalan bir babanın durumu, sistemin gözünde doğrudan “toplumsal çürüme” olarak etiketlenir. “Ahlak, tok karınla yitirilir ama aç karınla satılır” anlayışı belirgindir. Genç neslin pragmatik seçimleri, yaranma refleksleri, toplumsal bağın kopmasının emareleri olarak damgalanır. Hepsinin kafasında bir torpil arayışı egemendir ve bunu bulamamanın bedelini(!) öderler. Ev Gençleri denilen; okulunu bitirmiş ancak iş bulamadığı için evde oturmaktan başka bir yaşama gücü yetmeyen gençlerin sayısı 6,5 milyon eşiğini aşar ve genç nüfus içindeki payı yüzde 30’ları bulur. Bu veriler, Türkiye’yi açık ara Avrupa Birliği ve OECD ülkeleri arasında ilk sıraya taşır. İntihar vakaları istatistiklerinde 20-29 yaş arası da yüzde 27 gibi çok yüksek bir orandadır…
Sistem, yapısal bir şiddet üretir. İş dünyası fahiş fiyatla ahlakını öznesizleştirerek rekor kırarken, yoksul birey mikro düzeydeki hileleriyle hayatta kalmaya çalışır. Birinin ahlak dışılığı anonimleşerek sermayeye dönüşürken, diğerininki kriminalize edilerek hapsedilir. İşte bu çifte standart, hukukun ve ahlakın sınıfsal bir manipülasyon aracına dönüştüğünün itirafıdır.
TOPLUMSAL BAĞIN YENİDEN KURULMASI…
Bu ahlaki çöküş, geçici bir rahatsızlık değil; Polanyi’nin deyişiyle, toplumun piyasa tarafından sömürülmesine karşı geliştirdiği koruyucu bir tepkinin (countermovement) yokluğunun yarattığı kangrendir!
Çözüm, enflasyonu düşürmekle veya büyüme rakamlarını şişirmekle mümkün değildir; mesele ekonominin ötesine geçerek ahlaki ve siyasal bir teşhisi zorunlu kılmıştır. İlk adım, ekonominin topluma yeniden gömülmesi (re-embedding) ilkesinin tesis edilmesidir. Fahiş kârı bir rasyonelite diye pazarlayan iş dünyası, yalnızca şeffaf biçimde denetlenmekle kalmamalı; olağanüstü kâr vergileri (windfall tax) gibi radikal müdahalelerle sermaye birikiminin ahlaki sınırları aşması engellenmelidir. Sistem, tekellere prim verdikçe, en alttakinin hayatta kalma pratiğini kınama hakkına sahip olamaz.
İkinci adım, genç neslin “hayatta kalma” refleksinden onur inşasına geçişi için bir meşruiyet alanı yaratmaktır. Gençlere pes etmenin ve pragmatizmin dışında bir seçenek sunulmadığında, kriz bittiğinde bile toplum ahlaken toparlanamaz. Çünkü o nesil, ahlaksızlığın sistemin normu olduğunu içselleştirmiştir.
Ekonomik krizler er ya da geç sona erer; bilançolar düzelir, enflasyon oranı düşer ancak bir toplumun ahlaki dokusu, bir kez piyasanın amoral çarkları arasında öğütüldüğünde iş biter! Onu yeniden inşa etmek için nesiller gerekir. Zenginlik yaratırken insanlığı ve toplumsal bağı tüketen bir düzen, eninde sonunda zengini de fakiri de aynı ontolojik boşluğun içine sürükler…
Kriz sona erdiğinde ayakta kalanların, “yaşadıklarını” iddia edebilmesi için vicdanlarıyla yüzleşme vakti gelecektir. O gün geldiğinde, piyasayı bahane ederek talan yapanların rasyonel kârı ile açlığı bahane edenlerin kriminalize edilen suçu ahlaki teraziye konduğunda, toplumun pusulası nereyi işaret edecek?
Bu sınavı kaybetmenin bedeli, hiçbir bilançoya yazılamayacak kadar ağırdır! Çünkü o bedel, toplumun insanlığını kaybetmesidir…
“Biz” olmanın sorumluluğunakarşı “ben” olmanın bencilliği…
Tarih
