En Tehlikeli Lider, Her Şeyi Bilen Lider midir?

Tarih

Tıkanan bir üretim hattı, yoka düşen ürün, ekranlara düşen kritik bir müşteri şikâyeti ya da kontrolden çıkmak üzere olan bir kriz… Toplantı ortamı stresli ve nabızlar yüksektir. Herkes gerginlik anında liderin iki dudağının arasına bakar. Lider çözümü söyler, kriz yatışır, herkes rahat bir nefes alır.
Peki, biz az önce gerçekten güçlü bir liderlik mi izledik, yoksa gelecekte bu organizasyonu felç edecek, eleştirel düşünme yetinizi elinizden alan, sorumluluk alma sürecinizi baltalayan bir bağımlılık döngüsünün ilk provasına mı tanıklık ettik?
Bu yazımda liderin ustalaştıkça düşülen tuzağından, yeteneğinin zamanla ekibinin en büyük engeli nasıl olduğundan bahsedeceğim.
Cevap Verme Şehveti ve İki Taraflı Konfor Alanı
Yıllarını sahada geçirmiş, krizlerin içinde pişmiş deneyimli liderler örüntüleri, yıldırım hızıyla okurlar. Karşılaştıkları vaka sayısı çok olduğu için sonuçların ne olacağını hızlı kestirirler. Bu yüzden ekip üyeleri kapıdan içeri girdiğinde, daha sorun tam telaffuz edilmeden zihinlerinde çözüm belirir.
Ve o cevabı hemen verirler.
En tehlikeli kırılma tam burada başlar. Öngörü yeteneğiyle bugünün krizini çözen lider, farkında olmadan yarının zihinsel kapasitesini kurutuyor olabilir.
Ancak bu duruma sadece “liderin kontrol arzusu” deyip geçersek hata yaparız. Burada iki tarafın da kabul ettiği gizli bir anlaşma var.
İnsan beyni doğası gereği enerjisini korumaya programlıdır. Risk almak, elini taşın altına koymak, hata yapma ihtimaliyle yüzleşmek yüksek bir zihinsel maliyet getirir. Ekip zamanla şu konforlu kuralı öğrenir:
“Nasıl olsa yöneticim doğrusunu biliyor. Risk alıp kendi fikrimle hata yapacağıma, onun kararını uygularım. Hem enerjimi korur hem de olası bir başarısızlığın sorumluluğundan muaf kalırım.”
Böylece sinsi bir paradoks doğar:
•Düşünmek yerine sormak,
•İnisiyatif almak yerine onay beklemek,
•Sorumluluk taşımak yerine kararı yukarı fırlatmak.
Sonunda lider haftada altmış saat çalışıp “Neden kimse bu şirkette sorumluluk almıyor, neden kimse elini taşın altına koymuyor?” diye dertlenirken; çalışan “Burada benim fikirlerimin bir hükmü yok, kimse beni dinlemiyor ki!” hissiyatıyla kendi kabuğuna çekilir.
Peki gerçekte kim haklı? Kimse sorumluluk almadığı için mi lider her şeyi üstleniyor, yoksa lider alanı tamamen kapladığı için mi kimse sorumluluk alamıyor?
Önce şu soruyu sormak zorundayım. Ekibimiz bize gerçekten muhtaç mı, yoksa biz zihnimizdeki kontrol kaygısı, mükemmeliyetçilik ve vazgeçilmez olma arzusuyla onları kendimize bağımlı mı kılıyoruz?
Bir lider her kararın onay makamı, her sorunun tek cevap merkezi haline geldiğinde, artık bir rehber değil, organizasyonun akışını tıkayan bir darboğaza dönüşür. Telefonlar bildirimlerden susmaz, e-postalar dağ gibi birikir, takvimler anlamını yitirmiş toplantılarla dolar.
Oysa davranışsal psikoloji ve nörobilim bize şu gerçeği sunar: İnsanlar en güçlü sadakati, en yüksek sorumluluk ve tutarlılığı başkasının dikte ettiği emirlerde değil, kendi aldıkları kararlarda gösterirler. Beynimiz, kendi özgür irademizle vardığımız kararları korumaya ve onlarla tutarlı davranmaya programlıdır. Bir çalışana hazır çözüm sunduğunuzda ona sadece bir görev verirsiniz; ama onun kendi çözümünü bulmasına izin verdiğinizde, ona o işin sahipliğini teslim edersiniz.
Gallup’ın araştırmalarında, takım bağlılığındaki değişimin %70’i doğrudan yöneticinin tutumuna bağlı olduğunu söyler. Aynı araştırma, dünya genelinde çalışan bağlılığının sadece %20’lerde olması, liderlik tarzımızın değişmesi gerektiğinin kanıtıdır.
Peter Drucker’ın dediği gibi, sürdürülebilir sonuçlar liderin tek kişilik kahramanlığıyla değil, organizasyonun ortak akıl kapasitesiyle inşa edilir.
Odanın En Akıllı İnsanı Olma Tuzağından Çıkış
Peki, bu paradoksu nasıl aşacağız? Bir çalışanın “Benim fikrim önemseniyor, bu kararın bir parçasıyım” diyerek yüksek performansla büyüme amacına katkı sağlamasını nasıl mümkün kılacağız?
Cevap, liderin “her şeyi bilen uzman” rolünü bırakıp, “zihinsel alan açan bir koç” rolünü üstlenmesinde yatıyor.
Yarın bir çalışma arkadaşınız kapınızı çaldığında ya da telefon açtığında “Bu durumda ne yapmalıyız?” diye sorduğunda, o çok iyi bildiğiniz cevabı dilinizin ucunda tutun. O tanıdık sessizlikten korkmayın. Bırakın o sessizlik, karşı tarafın düşünme kaslarını uyardığı bir alana dönüşsün.
Ve ona cevabı vermek yerine, şu dört güçlü soruyu yöneltin:
1.”Sence burada gerçekte ne oluyor, durumu sen nasıl okuyorsun?”
2.”Hangi seçenekleri değerlendirdin, masada neler var?”
3.”Sence hem bizim hem şirketimiz için ideal sonuç ne olurdu?”
4.”Bu hedefe ulaşmak için senin atabileceğin ilk somut adım nedir?”
Çözüm aklınıza gelse de, duyduklarınız sizin deneyimlerinize, çözümünüze uymasa da, sabırlı olun. Çünkü o an sadece bir operasyonel problemi çözmüyorsunuz; bir insanın muhakeme gücünü, risk alma özgüvenini ve ait olma duygusunu oluşturuyorsunuz.
Gallup verileri, çalışanlarının fikirlerini talep eden ve onlara koçluk yapan liderlerin yönettiği takımların %18 daha üretken ve %23 daha kârlı olduğunu gösteriyor. Demek ki soru sormak, alanı devretmek veya dinlemek, gereksiz bir enerji değil. Şirketinizin geleceğini belirleyen stratejik bir disiplindir.
Peki; Hiç mi cevap vermeyeceğiz? Hiç mi yön göstermeyeceğiz?
Elbette vereceğiz. Yangın anında, kriz kucağımızdayken, zaman baskısının felç edici olduğu veya riskin şirketin geleceğini tehdit ettiği anlarda liderlik, net bir duruş sergilemeyi gerektirir.
Ancak sorun kriz anında cevap vermek değil; sıradan günlerde her kararı veren, ‘Benim dediğim doğru’ diyerek kendi fikrini dayatan ve cevabı söyleyen tek kişi olma ihtiyacı duymaktır.
Çünkü bu ihtiyacın altında çoğu zaman iyiniyetli bir yardımseverlikten ziyade; ego, hata yapma korkusu ve kontrolü kaybetme kaygısı yatar.
Gerçek liderlik, odadaki en akıllı insan olmakla sergilenmez. Gerçek liderlik, siz o odadan çıktığınızda da o insanların en akıllıca kararları alma özgüvenini ve sorumluluğunu hissetmelerini sağlamaktır.
Şimdi aynayı tekrar kendimize dönelim ve şu soruyu soralım:
Biz ekibimizin zekasını ve sorumluluk alma cesaretini mi büyütüyoruz, yoksa kendi zekamıza ve kararlarımıza bağımlı, konforlu bir gölge mi yaratıyoruz?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Kurumun Hafızası Yoksa, Stratejisi de Yoktur: Örgütsel Amnezi Sendromu

Geçenlerde bir sanayi şirketinde yapılan strateji çalıştayına katıldım. Yeni...

Duygusal Okuryazarlık

Karnede Olmayan Ama Hayatta Belirleyici Olan NotBir çocuğun karnesine...

“Biz” olmanın sorumluluğunakarşı “ben” olmanın bencilliği…

Ekonomik krizler yalnızca fiyatları değil, toplumsal sözleşmenin ontolojik zeminini...

Unicorn Manşetleri ile Gerçek Getiri ArasındaKayboluyor muyuz?

Son yıllarda girişimcilik ekosistemini takip eden hemen herkesin zihninde...