Karnede Olmayan Ama Hayatta Belirleyici Olan Not
Bir çocuğun karnesine baktığınızda matematik notunu görürsünüz. Türkçe notunu… Fen bilgisini… Yabancı dil başarısını… Devamsızlığını… Hatta davranış değerlendirmelerini bile… Ama o karne size çok önemli bir şeyi söylemez.
Hayal kırıklığıyla başa çıkabiliyor mu? Kaybettiğinde kendini toparlayabiliyor mu? Korktuğunda bunu ifade edebiliyor mu? Öfkelendiğinde karşısındakini incitmeden konuşabiliyor mu? Bir arkadaşının üzüntüsünü fark edebiliyor mu? Yanlış yaptığında utanmadan sorumluluk alabiliyor mu? Kısacası, kendi duygularını okuyabiliyor mu? Belki de gelecekteki yaşam başarısını en fazla etkileyecek beceriler bunlardır. Ne var ki bunların hiçbiri karnede yer almaz.
Çocuk ve ergen psikiyatristi olarak yıllardır çocuklarla çalışıyorum. Muayene odasında yalnızca dikkat eksikliği, kaygı bozukluğu ya da davranış sorunları görmüyorum. Aslında çoğu zaman bunların altında ortak bir güçlükle karşılaşıyorum: Çocuk, ne hissettiğini bilmiyor.
“Canın neden sıkkın?” diye soruyorum.
“Bilmiyorum.”
“Şu an ne hissediyorsun?”
“Normal.”
“Kızgın mısın, üzgün müsün, hayal kırıklığı mı yaşadın, yoksa endişeli misin?”
Uzun bir sessizlik…
Çünkü birçok çocuk, duygularını yaşamasına rağmen onları isimlendirmeyi hiç öğrenmemiş oluyor.
Duygularını tanımlayamayan bir çocuk, onları yönetmekte de zorlanıyor. Öfkesini davranışa dönüştürüyor, kaygısını öfke sanıyor, üzüntüsünü içine atıyor ya da korkusunu saldırganlıkla örtmeye çalışıyor. Aslında sorun duyguların varlığı değil; onlarla kurduğu ilişkinin yetersizliği.
Biz çocuklara erken yaşlardan itibaren okumayı ve yazmayı öğretiyoruz. Sayıları, formülleri, tarihleri ezberletiyoruz. Bilgiye ulaşmanın yollarını gösteriyoruz. Ancak çoğu zaman kendi iç dünyalarını okuyabilmeleri için aynı özeni göstermiyoruz. Oysa insanın ilk okuyacağı metin, kendi duygularıdır.
Bu nedenle son yıllarda giderek daha fazla kullanılan “duygusal okuryazarlık” kavramını yalnızca psikolojinin bir konusu olarak görmüyorum. Bana göre bu kavram, geleceğin toplumunu ve iş dünyasını anlamak için de anahtar bir beceriyi temsil ediyor.
Bugün şirketlerin işe alım ilanlarına baktığımızda teknik yeterliliklerin yanında başka ifadeler de görüyoruz: güçlü iletişim becerisi, ekip çalışmasına yatkınlık, empati kurabilme, liderlik potansiyeli, çatışma yönetimi, stres altında çalışabilme, değişime uyum sağlayabilme… İlk bakışta bunlar birbirinden bağımsız yetkinlikler gibi görünür. Oysa hepsinin ortak bir kökü vardır.
Duygularını tanıyabilen bir insan, başkasının duygusunu da anlamaya başlar. Kendi öfkesini yönetebilen biri, ekip içindeki çatışmaları daha sağlıklı çözebilir. Kaygısını fark edebilen bir çalışan, baskı altında daha dengeli karar verebilir. Hayal kırıklığını tolere edebilen bir yönetici, başarısız bir projeden sonra suçlu aramak yerine çözüm arar.
Bugün “liderlik becerisi” dediğimiz birçok özellik, aslında çocuklukta gelişmeye başlayan duygusal okuryazarlığın yetişkinlikteki yansımalarıdır. Yapay zekânın hızla geliştiği bir çağda bu konu daha da önem kazanıyor. Artık bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Birkaç saniye içinde rapor hazırlanabiliyor, veriler analiz edilebiliyor, kod yazılabiliyor ve karmaşık problemler çözülebiliyor. Teknik bilgi, geçmişte olduğu kadar ayırt edici olmayabilir.
Peki insanı farklı kılacak olan ne?
Bir ekip arkadaşının ses tonundaki kırgınlığı fark edebilmek… Bir çocuğun öfkesinin altında yatan korkuyu görebilmek… Bir çalışanın sessizliğinin tükenmişlikten kaynaklandığını anlayabilmek… Bir toplantıda herkes aynı fikirde görünürken aslında kimsenin konuşmaya cesaret edemediğini hissedebilmek… Bunlar yalnızca zekâyla açıklanabilecek beceriler değildir. Bunlar duygusal okuryazarlığın ürünüdür.
Son yıllarda iş dünyasında en çok konuşulan kavramlardan biri de “psikolojik güvenlik”. İnsanların fikirlerini rahatça söyleyebildiği, hata yaptığında aşağılanmadığı ve soru sormaktan çekinmediği çalışma ortamlarının daha yenilikçi olduğu artık pek çok araştırmayla gösteriliyor. Ancak psikolojik güvenlik yalnızca kurum politikalarıyla oluşmaz. Kendi duygusunu tanımayan bir insan, başkasının duygusuna da güvenli bir alan açmakta zorlanır. Bu nedenle geleceğin liderleri yalnızca stratejik düşünen insanlar olmayacak. Aynı zamanda duygularını tanıyabilen, düzenleyebilen ve ilişkilerini bu farkındalıkla kurabilen insanlar olacak.
Belki de bugünün eğitim sistemi tam da burada eksik kalıyor. Çocuklara “Doğru cevap nedir?” sorusunu çok sık soruyoruz. Ama “Şu an ne hissediyorsun?” sorusunu yeterince sormuyoruz. Bir sınavdan düşük not aldığında ilk konuştuğumuz şey puanı oluyor. Oysa belki de önce şu soruyu sormalıyız: “Bunun sende nasıl bir duygu oluşturdu?” Çünkü duygularını konuşabilen çocuklar, sorunlarını da konuşmayı öğreniyor. Sorunlarını konuşabilen çocuklar ise yardım istemekten utanmıyor. Yardım isteyebilen bireyler daha sağlıklı ilişkiler kuruyor, daha üretken ekiplerde çalışıyor ve krizler karşısında daha dayanıklı kalabiliyor. Belki de eğitim sistemimizin en görünmez eksikliği burada. Çocuklara bilgi kazandırıyoruz ama duygu dili kazandırmakta aynı başarıyı gösteremiyoruz.
Oysa geleceğin dünyasında insanlar yalnızca ne bildikleriyle değil, bildiklerini başkalarıyla nasıl paylaştıklarıyla; yalnızca ne düşündükleriyle değil, ne hissettiklerini nasıl yönettikleriyle de değerlendirilecek. Bu yüzden duygusal okuryazarlık, yalnızca ebeveynlerin ya da psikologların ilgilenmesi gereken bir konu değildir. Öğretmenlerin, okul yöneticilerinin, insan kaynakları uzmanlarının, liderlerin ve politika yapıcıların da üzerinde düşünmesi gereken toplumsal bir meseledir. Belki de bir gün çocukların karnesinde matematik ve fen notlarının yanında böyle bir değerlendirme göremeyeceğiz. Ama hayat, her gün onlara bu görünmeyen notu vermeye devam edecek. Çünkü bir insanın gerçek başarısını yalnızca ne kadar bildiği değil; ne hissettiğini anlayabilmesi, o duyguyu yönetebilmesi ve başkalarının duygularıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmesi belirler.
Geleceğin dünyasında rekabet avantajı yalnızca daha hızlı düşünenlerin değil, daha derin hissedebilenlerin de olacak. Ve belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli miras; onlara her duygunun konuşulabileceğini, anlaşılabileceğini ve yönetilebileceğini öğretmek olacak.
Çünkü bazı notlar karneye yazılmaz. Ama insanın bütün hayatını belirler.
Duygusal Okuryazarlık
Tarih
