Daha hızlı üretmek, daha hızlı yaşamak, daha hızlı tüketmek… Modern insanlık, zamanı amansızca hızlandırarak ilerlediğini, doğaya hükmettiğini düşündü. Oysa bugün hayatta kalmak ve varoluşu sürdürmek için “hızlı” olmak zorunda olunmadığının en somut, en anıtsal örneğiyle tanışacağız. Bu canlının asırlara meydan okuyan o olağanüstü uzun ömrü dikkatimi çekti; amacım onu hem biyolojik derinliğiyle yakından tanımak hem de insanlığa felsefi bir ayna olarak tanıtmaktır.
Dilbilimsel bakıldığında, bu canlının isimlendirilme serüveni bile insan zihninin önyargılarını ele verir. Almancadaki Schurke, Fransızcadaki chercher, İngilizcedeki shark sözcükleri; köken olarak Maya dilindeki “Xoc” (okunuşu: shok) kelimesinden türetilmiştir. Kelime anlamı itibariyle; alçak, düzenbaz, haydut veya tufeyli (asalak) kişi demektir. Bu amansız avcı balıklar, tarih boyunca insan topluluklarındaki “tehlikeli, saldırgan ve hilekâr” karakterlere benzetilmiş; dile önce Sharke, daha sonra ise modern formuyla SHARK olarak yerleşmiştir. İlginçtir ki, “Shark” sözcüğü dünya dillerinde bu denli yaygınlaşmadan önce, denizciler arasında bu canlılar için sadece “sea-dog” (deniz köpeği) tabiri kullanılıyordu.
Ancak dünyanın en kuzeyinde, Atlantik buzlarının altındaki o zifiri karanlık ve dondurucu sularda yaşayan bir canlı, insanlığın bu hız ve agresyon fikrine asla katılmadığını kanıtlamaya devam etmektedir: Grönland Köpekbalığı (Greenland Shark / Somniosus microcephalus). Yaklaşık 400 – 500 yıl boyunca yaşayabilen bu omurgalı, evrimin mutlak bir “hız” değil, muazzam bir “denge” üzerine kurulduğunu tüm dünyaya ilan etmektedir. O, gezegenimizin en gizemli, en uzun yaşayan ve biyolojik olarak en ilginç canlılarından biridir. Yüzlerce yıl süren yaşam döngüsü, aşırı yavaşlamış metabolizması ve devasa boyutuyla bilim dünyası için hâlâ çözülmeyi bekleyen pek çok sırrı bağrında barındırmaktadır.
Yavaşlığı nedeniyle metaforik olarak ”uyuyan köpekbalığı” (Sleeper Shark) olarak da anılan bu canlının yaşam alanını, benzersiz uzun ömürlülüğünü ve karşı karşıya olduğu varoluşsal tehditleri irdelemek gerekir. Yavaşlık, onun okyanusun en yaşlı tanığı olmasını sağlayan evrimsel bir mucizedir. Şu anda Arktik’in karanlığında sakince yüzmekte olan bir Grönland köpekbalığı, Osmanlı İmparatorluğu henüz ayaktayken doğmuş olabilir; Fransız Devrimi’ni, Sanayi Devrimi’ni, dünya savaşlarını ve modern teknolojinin doğuşunu bizzat ‘yaşayarak geçmiş ve hâlâ… evet hâlâ yaşıyor olabilir.
Buz Altındaki Donmuş Yaşamın Biyolojisi
Bu canlının temel yaşam alanı, okyanus yüzeyinin 2200 metre derinliklerine kadar uzanan, -2°C ile 7°C arasındaki dondurucu, kapkaranlık soğuk sulardır. Ağırlığı 1,5 tona kadar ulaşabilen, boyu ise 7 metreyi bulabilen bu devasa canlının gövdesi gri-kahverengi tonlarında, vücudu sert pullarla kaplıdır ve gövdesine kıyasla oldukça küçük yüzgeçlere sahiptir. Avlanma stratejisi de yavaşlığıyla uyumludur; genellikle uyumakta olan veya yaralı avları yeğleyen, zifiri karanlıkta beslenebilen bir canlıdır. Aynı zamanda leşçil bir avcıdır; balıklar, foklar ve deniz kuşları hedefindedir. Hatta okyanus tabanındaki kutup ayısı kalıntıları bile beslendiği alanların yakınlarında bulunmuştur. Avlanma esnasında pusu kurduğu, özellikle su altında uyuyan foklara sinsice saldırdığı yönünde güçlü bilimsel savlar vardır. onun Antarktika sularında yaşayan uzak kuzeni “Güney Uyuyan Köpekbalığı“ (Somniosus antarcticus) ve Bering Boğazı yakınlarında yaşayan adeta bir ikizi olan Pasifik Uyuyan Köpekbalığı (Somniosus pacificus) da bu ailedendir. Ancak yapılan araştırmalar, bu kuzenlerin yaşam sürelerinin Grönland köpekbalığına kıyasla biraz daha kısa olduğunu saptamıştır. Fakat sonuçta hepsi tam anlamıyla bir “uyku hızında” ömür sürmektedirler; çünkü bilirler ki: “Hızın olmadığı yerde ölüm de yavaştır.”
Dişi bir bireyin göz merceği, 2016 yılında gerçekleştirilen çığır açıcı bir radyo-karbon tarihleme yöntemi ile incelenmiş ve bu canlının yaklaşık 392 yaşında (±120 yıl) olduğu anlaşılmıştır. Bu keşif, biyoloji dünyasında tam anlamıyla sarsıcı bir dönüm noktası olmuştur. Bu denli uzun bir yaşam döngüsünün doğal bir gereği olarak, bu canlıların ancak 150 yaşına bastıklarında ergenlik çağına ulaştıkları savlanmaktadır. Jeolojik tarihin derinliklerine bakıldığında; 150-200 milyon yıl önce, yani dinozorların hüküm sürdüğü Jura döneminde, daha önce hakkında geniş bir makale kaleme aldığım o anıtsal fosil balık Coelacanth gibi, Grönland köpekbalığının ataları da okyanuslarda yüzmekteydi (Gelecek Yönetim Gazetesi, Sayı: 30). Dolayısıyla onların göz mercekleri ve derin dokuları, okyanusun yüzyıllar öncesindeki kimyasal yapısını günümüze taşıyan “canlı birer arşiv” niteliğindedir.
Uzun yaşamın, hatta ölümsüzlüğün sırları insanlığın en kadim ve en büyük ilgi odağı olmuştur. Günümüzde yürütülmekte olan anti-aging (yaşlanma karşıtı) araştırmaları, yönünü haklı olarak bu buz altı ekosistemlerine çevirmiştir. Çünkü bu ekstrem ortamlarda, yaşlanmayı yavaşlatan hücresel mekanizmalar ve zorlu koşullarda hayatta kalma stratejileri adına eşsiz materyaller bulunmaktadır. 500 yıla kadar yaşayabildiği bilimsel olarak kanıtlanmış bir deniz canlısının, insanoğlundan sakladığı belki de çok daha büyük biyolojik hazineleri vardır. Üreme biyolojileri hakkındaki bilgilerimiz hâlâ oldukça sınırlıdır; ovovivipardırlar (yani yumurtalar anne karnında gelişir, orada çatlar ve dışarıya canlı doğum gerçekleşir). Bir batında bazen 10’dan fazla olacak şekilde çok sayıda yavru doğurabilirler; ancak o muazzam yavaşlık nedeniyle gebelik sürelerinin yıllarca sürdüğü sanılmaktadır.
Bu canlının tüm biyolojik özelliklerinin en başında, değişmez bir kural olarak “yavaşlık” gelir. Saatte ortalama 1.2 kilometre hızla yüzer. Kalbi dakikada sadece 5 – 10 kez atar. Yılda ise sadece 0.5 ile 1 santimetre arasında büyür. Memelilerin o hırçın yaşam temposuyla kıyaslandığında bu durum, tam anlamıyla ”donmuş bir yaşam” demektir. İşte bu aşırı yavaşlık, hücrelerin neredeyse hiç yıpranmamasına neden olur. Kanında ve dokularında yüksek oranda bulunan Trimetilamin Oksit (TMAO) maddesi, dondurucu Arktik sularda doğal bir antifriz etkisi yaratarak hücrelerin donmasını ve proteinlerin çökmesini engeller. Dokularındaki yüksek üre düzeyi de soğuğa karşı koruyucudur ve donmayı engelleyici muazzam bir kalkan oluşturur.
Diğer çarpıcı bir konu ise, Grönland köpekbalığının DNA’larındaki hasarları onarma yeteneğinin diğer tüm omurgalılardan çok daha üstün olmasıdır. Hücre düzeyindeki bu dâhice tamirat mekanizması, asırlar süren yaşamlarında onların kanser olma riskini neredeyse sıfıra indirir. Bu yaşamsal yeteneğin, günümüz modern kanser araştırmalarında insanlık için devrimsel birer yol gösterici olabileceği düşünülmektedir.
Ekolojik Rol, Kültürel Miras ve İnsan Tehdidi. Bu kadim canlılar için günümüzdeki en büyük tehdit, modern ticari balıkçılık gemilerinin devasa ağlarına kazara takılmalarıdır; bu ölümcül durum literatürde “yan av” (by-catch) olarak adlandırılır. Yavaş üredikleri ve geç büyüdükleri için nüfusları hızla kırılganlaşmaktadır; bu yüzden Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından “Neredeyse Tehdit Altında” (Near Threatened) kategorisinde sınıflandırılmışlardır. Geçmiş tarihlerde yağları için aşırı avlanmışlar ve Vikingler’den miras kalan ilkel bir yöntemle, normalde zehirli olan eti fermente edilerek yenilebilir hale getirilmiştir. İzlanda’nın bu geleneksel yemeğine “Hákari” adı verilir. Bu kültürel miras tıp ve gastronomi tarihinde “zehirden lezzete Grönland köpekbalığı ve İzlanda’nın Hákari geleneği” olarak adlandırılır. Taze olarak tüketilmesi durumunda bu canlının eti, insan için ölümcül olabilecek kadar yüksek düzeyde toksiktir; bu etin yarattığı nörolojik zehirlenme belirtileri literatürde “köpekbalığı sarhoşluğu” olarak tanımlanır. Bu toksik savunma mekanizmasının dışında, ortak habitat paylaşımlarında insan için doğrudan saldırgan ve tehlikeli bir canlı değildir.
Grönland köpekbalığının Arktik ekosistemindeki rolü ise hayati bir denge unsurudur. Morina, kalkan ve diğer büyük balık türlerini avlayarak bu popülasyonların aşırı çoğalmasını; dolayısıyla besin zincirinin en alt basamaklarında yer alan hayati kaynakların (planktonlar vb.) tükenmesini engeller. En dipteki leşçil rolüyle okyanusun adeta anıtsal bir “temizlik görevlisi” ve “hastalık önleyicisi” işlevini görür. Yüzyıllar boyunca vücudunda biriktirdiği kimyasallar ise okyanusların asırlık durumu hakkında bilim insanlarına paha biçilemez veriler sunar.
O, insanlık için hem yaşayan bir “zaman makinesi” hem de geleceğin tıp anahtarıdır. Dokularındaki kimyasal çökeltiler, son dört yüzyıldaki küresel ekolojik değişimin canlı grafiğidir; öyle ki, 1950’lerde yapılan nükleer testlerin radyoaktif izlerini göz merceklerinde bir mühür gibi taşımaktadır. Anti-aging dünyasının adeta “kutsal kasesi” metaforu ile tanımlanan bu canlı, uzun yaşamın doğadaki en somut modelidir. Onların DNA onarım mekanizmalarını çözmek, insan ömrünü uzatmanın şifresi olabileceği gibi kardiyoloji biliminde de yeni ufuklar açmaktadır; zira dakikada sadece 5-10 kez atan bir kalbin mekaniği, insan kalbi için devrimsel bilgiler barındırmaktadır.
İnsanın nadren 80 yılla varan kısa ömrüyle karşılaştırıldığında bu canlı, bize “sabır” ve “zamanın göreceliği” üzerine sarsıcı bir ders verir. İnuit (Eskimo) mitolojisinde bazen koruyucu şefkatli bir ruh, bazen de derinliklerin gizemli ve korkutucu bir bekçisi olarak yer alması, onun kültürel ve tarihsel bir sembol oluşundandır. Grönland köpekbalığı, insanoğluna kendi varlığının evrendeki o kibirli kısalığını ve mutlak surette koruması gereken muazzam yaşam döngüsünün değerini anımsatır. Bu canlıyı avlamak, sadece bir balığı öldürmek değil; okyanusun asırlık birikimini, kütüphanedeki en eski ve tek nüsha kitabı sonsuza dek yakıp yok etmek demektir. İzlanda halkının geleneksel yemek adı altında, üstelik ölümcül bir toksik riski de göze alarak bu canlıyı pervasızca tüketmiş olmasını, doğaya ve zamana karşı yapılmış büyük bir saygısızlık olarak görmek en doğal, en insani yaklaşımdır.
Tüm bu acımasız insan faaliyetlerine, av baskılarına ve iklim krizlerine rağmen o, 400 yıl boyunca buzların altında sadece “nefes almaya” ve “yüzmeye” devam etti. Hızın değersizliği, görünmezliğin ve karanlığın asil gücü tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. “Zamanın sessiz muhafızı” olarak Grönland köpekbalığı; insanlığın büyük imparatorluklar kurup yıktığı, kanlı savaşlar başlattığı, Sanayi Devrimi’ni yaptığı ve teknolojiyi keşfettiği tüm o kibirli dönemleri derinliklerde sakince kaydetmiştir. Onun varlığı bizlere; sabrın, yavaşlamanın, hissetmenin ve koku alma duyularının insanın içsel pusulasını oluşturduğunu öğretir.
Bu canlı bize şu felsefi gerçekleri fısıldar: Gözleri Arktik’e özgü parazitlerle (Ommatokoita elongata) kaplı olan, zifiri karanlıkta neredeyse tamamen kör bir şekilde yüzen bu dev, bize “görmenin” sadece gözle ilgili bir eylem olmadığını anımsatır. Koku dalgaları ve dokusal titreşimlerle avlanan, hisleriyle “gören” Grönland köpekbalığı; modern insanlık dış dünyaya, ekrana ve görselliğe bu kadar kölece bağımlı hale gelmişken, kendi içsel pusulasıyla asırları devirmeyi başarmıştır. Onu yaşatmak, zamana duyduğumuz saygının yegane göstergesidir. Çünkü “Derinliklerde acele yoktur; orada sadece var olmak, en büyük başarıdır.” Hız üzerine kurulu modern bilime ve sisteme rağmen bu canlı, Arktik sularından yüzümüze karşı “Hayatta kalmak için hızlı olmak zorunda değilsin!” diye haykırmaktadır.
Doğanın sabrının ve radikal adaptasyon yeteneğinin yaşayan anıtı olan bu balık; bize bu gezegenin mutlak sahibi değil, sadece kısa süreli, geçici misafirleri olduğumuzu hatırlatan kadim bir aynadır. Düşük metabolizması ve az yıpranan hücreleri onu zamansız kılmıştır. Zamana karşı koyabilmek için “Hızlı olmak değil… doğru zamanda orada olmak önemlidir.” Ve belki de insanlığın asıl sorunu zamanın kısa olması değil, bizim onu çok yanlış kullanmamızdır.
“Görmeden de hayatta kalabilmek… Evrimin en sert derslerinden biridir.” Bunu başarabilmiş ve 400 yıl boyunca direnmiş bir canlıyı, bizler modern endüstriyel hırsımızla birkaç on yılda yok edebiliriz. İnsanoğlu doğayı inceler… Ama ne yazık ki aynı zamanda onu yok eder. Eğer bir gün Arktik’in o dondurucu karanlık sularına bakacak olursanız, derinlerde bir yerde, belki de 300-400 yaşında bir canlının sakince bize baktığını hissedeceksiniz. O, bizden ve kurduğumuz tüm modern medeniyetlerden çok daha köklü bir geçmişe sahiptir.
Bu noktada şu can alıcı soruyu kendimize sormalıyız: Kim daha ileride ve bu gezegenin gerçek sahibi kim?
Dokuları okyanusun asırlık kimyasını canlı birer arşiv gibi saklamakta olan Grönland köpekbalığı, bize bir biyoloji dersi değil, sarsıcı bir yaşam felsefesi sunar. İnsana “Ne balıkmış!” dedirten bu kadim ve hayati canlıdan bugüne kadar neden kitlelerin haberi olmadı? Bu sorunun kahredici yanıtı hepimizin vicdanında saklıdır.
Çünkü modern insanlık, hızın ve tüketimin şehvetine kapılmışken; Vikingler’in ve İzlandalılar’ın geleneksel tüketim ritüellerini bile ezip geçen bu sessiz bilgenin yavaşlığındaki kutsal gizemi göremeyecek kadar körleşmiştir.
Bir Balığın Felsefesi: Derinliklerin Zamansız Muhafızı
Tarih
