Geçen sayımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz.
- ENERJİ VE EMTİANIN STRATEJİK GELECEĞİ
Davos 2026, enerji politikalarında “niyet beyanlarının” sona erdiği ve enerji arz güvenliğinin jeopolitik bir silah olarak tescillendiğini öne koymaktadır. Küresel liderler ve iş dünyası, iklim hedefleri ile artan enerji talebi arasındaki makasın daraldığını görerek, ideolojik yaklaşımlar yerine reelpolitik çözümlere yönelmiştir. Enerji ve emtia artık sadece birer ticari meta değil, ulusal güvenliğin ve teknolojik üstünlüğün temel yapı taşlarıdır.
4.1. NÜKLEERE DÖNÜŞ
Yapay zekanın ve büyük veri merkezlerinin muazzam enerji açlığı, Davos 2026’da nükleer enerjiyi küresel gündemin merkezine taşımıştır.
Davos’ta nükleer enerji, yapay zeka altyapısını ve veri merkezlerini besleyecek olan “kesintisiz baz yük güç” olarak tekrar gündeme getirilmiştir. Özellikle ABD’de enerji politikaları, Trump yönetiminin baskısıyla radikal bir değişim geçirmektedir. Enerji arzında dışa bağımlılığı azaltmak isteyen ülkeler için nükleer enerji, stratejik özerkliğin anahtarı olarak görülmektedir.
4.2. KRİTİK MİNERALLER
Dijitalleşme süreci, kritik mineralleri jeopolitik rekabetin yeni savaş alanı haline getirmiştir. Arz güvenliği sağlanamayan kritik minerallerin, küresel büyüme önünde ciddi bir darboğaz oluşturacağı Davos koridorlarında sıklıkla dile getirilmiştir. Kritik minerallerin tedarik zinciri, 2026 Küresel Riskler Raporu’ndaki “parçalı yönetişim” uyarısının en net hissedildiği alandır. Trump yönetiminin “ulusal güvenlik” gerekçeli ticaret kısıtlamaları ve tarife tehditleri, madenlere erişim konusunda yeni bir “emtia milliyetçiliği” dalgası yaratmıştır. Şirketler, hammadde tedarikinde risk yönetimi ve senaryo analizlerini en üst önceliğe taşımıştır. Davos 2026’da, kritik minerallere sahip olan ülkelerin küresel ticaret denkleminde sahip oldukları kozları daha sert bir şekilde kullanmaya başladığı gözlemlenmiştir. - SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE TOPLUMUN YENİ SINAVLARI
Davos 2026, sürdürülebilirlik gündeminin artık “etik bir tercih” olmaktan çıkıp sert bir gerçekçilikle yeniden tanımlandığı bir forum olmuştur.
5.1. GÜVEN KRİZİ
Dezenformasyonun birincil küresel risk olarak tanımlandığı bu yeni dönemde, toplumlar ve kurumlar arasındaki güven bağı radikal bir sınavdan geçmektedir. Bilginin doğruluğu, artık sadece iletişimsel bir mesele değil, stratejik bir güvenlik sorunudur.
Davos 2026 Zirvesi’nde ortaya konan tabloya göre, liderlerin ve iş dünyasının “hazır mıyız?” sorusundan ziyade “ne kadar hızlı ve ne kadar birlikte hareket edebiliyoruz?” sorusuna odaklanması gerekmektedir. Toplumların kurumlara olan güveni, sürdürülebilirliğin bir maliyet kalemi olarak değil, uzun vadeli bir dayanıklılık stratejisi olarak konumlandırılmasına bağlıdır.
5.2. SAĞLIK VE DEMOGRAFİ
Küresel sağlık sistemleri; yaşlanan nüfus, işgücü kıtlığı ve artan maliyetlerin yarattığı muazzam bir baskı altındadır. Davos 2026’da bu baskının ancak radikal bir dijital ve kültürel dönüşümle aşılabileceği vurgulanmıştır.
Sağlık sistemleri, dünya genelinde yaşlanan nüfusun talepleri ve sınırlı arz arasında bir sıkışma yaşamaktadır. 2030 yılına kadar sağlık sektöründe 10 milyon çalışan açığı öngörülmekte, bu durum demografik bir kriz olarak tanımlanmaktadır. Maliyetlerin gayrisafi yurt içi hasıla büyümesinden daha hızlı artması, mevcut sistemlerin sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir. Bu darboğazı aşmak için dijital çözümler ve yapay zekanın kullanımı bir zorunluluk halini almıştır. Fakat yapay zekanın sağlık sistemlerindeki devasa potansiyeline rağmen, bu çözümlerin geniş kitlelere yayılması (scale) önünde ciddi engeller bulunmaktadır. Sheba Medical Center’dan Eyal Zimlichman ve WEF Sağlık Merkezi’nden Andy Moose’un analizine göre; “Kültürel değişim, şeffaf liderlik ve girişimcilik eğitimi, sağlık kurumları içinde inovasyonun kilidini açmak için kritiktir”. Dijital dönüşümün sadece teknolojik bir yatırım değil, aynı zamanda klinik personelin güçlendirilmesi ve kamu-özel sektör ortaklıklarının teşvik edilmesiyle mümkün olacağı belirtilmiştir.
İklim krizinin sosyal boyutu ve teknolojik dönüşüm, insan kaynakları stratejilerini kökten değiştirmektedir. 2026’da yeşil beceriler ve yapay zeka yetkinlikleri, toplumsal dayanıklılığın temel taşı olarak görülmektedir. Sürdürülebilirlik ajandasında “Adil geçiş” kavramı, kimsenin teknolojik devrimin gerisinde bırakılmadığı kapsayıcı istihdam politikalarını zorunlu kılmaktadır. Şirketler, çalışanlarına bu yeni yetkinlikleri kazandırırken sosyal sorumluluğu iş modellerinin merkezine yerleştirmek durumundadır.
6 – DAVOS 2026 IŞIĞINDA TÜRKİYE
Türkiye’nin ihracat odaklı büyüme stratejisi, küresel pazarda kalıcı olabilmek için yeşil ticaret koridorlarına ve karbon standartlarına entegre olmak zorundadır. Sürdürülebilirlik kriterlerini ticaret stratejileriyle tam uyumlu hale getiren Türk şirketleri, uluslararası değer zincirlerindeki yerlerini sağlamlaştıracaktır.
Türkiye, tamamen ulusal çıkar odaklı bir “Önce Türkiye” yaklaşımı benimsemelidir.
Küresel sistemde “sert güç” ve “egemenlik” kavramlarının yeniden belirginlik kazanması, uluslararası ilişkiler literatüründe güç dağılımının yeniden yapılandığı ve güvenlik odaklı politikaların ön plana çıktığı bir döneme işaret etmektedir. Bu dönüşüm, Türkiye’nin savunma sanayi alanındaki kurumsal kapasite artışını ve teknolojik yetkinlik geliştirme çabalarını yalnızca ulusal güvenlik perspektifiyle değil, aynı zamanda jeoekonopolitik rekabet ve stratejik özerklik hedefleri bağlamında da daha kritik hale getirmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin savunma sanayine yönelik kamu ve özel sektör yatırımlarını artırarak üretim derinliğini ve ihracat kapasitesini genişletmesi, Avrupa merkezli geleneksel pazarlara bağımlılığı azaltacak biçimde alternatif coğrafyalara yönelmesi ve çok boyutlu dış politika araçlarıyla savunma diplomasisini güçlendirmesi önem arz etmektedir. Söz konusu stratejik yönelim, Türkiye’nin bölgesel güç merkezi olma iddiasını pekiştirmenin yanı sıra, küresel güç rekabetinin yoğunlaştığı mevcut uluslararası sistemde daha özerk ve sürdürülebilir bir konum elde etmesine de katkı sağlayacaktır.
Davos 2026’nın diğer odak noktası yapay zeka olmuştur. Türkiye’nin yapay zeka alanındaki stratejik yöneliminin 2021-2025 dönemini kapsayan politika çerçevesi üzerinden karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi, kurumsal kapasite inşasında belirli bir ilerleme sağlanmış olsa da küresel rekabet göstergeleri bakımından hedef-gerçekleşme açığının devam ettiğini ortaya koymaktadır; nitekim Türkiye için belirlenen yapay zekanın millî gelire yaklaşık %5 katkı sağlaması, sektörde 50.000 nitelikli istihdama ve bu alanda en az 10.000 yüksek lisans mezununu artırmaya ulaşılması ve küresel endekslerde ilk 20 ülke arasına girilmesi gibi hedefler, aynı dönemde Amerika Birleşik Devletleri ve Çin tarafından gerçekleştirilen yüz milyarlarca dolarlık yatırım ölçeği, yüksek hesaplama altyapısı yoğunluğu ve binlerce girişimden oluşan ekosistem büyüklüğü ile karşılaştırıldığında yapısal bir kapasite farkına işaret etmektedir; buna karşın Türkiye’de kamu yönetişimi mekanizmalarının kurulması, ulusal veri politikalarının şekillenmesi, savunma sanayi ve finans başta olmak üzere belirli sektörlerde yerli yapay zeka uygulamalarının yaygınlaşması ve Türkçe büyük dil modeli geliştirme girişimlerinin ortaya çıkması, stratejinin tamamen başarısız olmadığını, aksine kurumsal ve teknolojik temelin kademeli biçimde oluşturulduğunu göstermektedir; ancak araştırma-geliştirme harcamalarının GSYİH içindeki payının küresel liderlerin gerisinde kalması, risk sermayesi hacminin sınırlı seyretmesi ve yüksek performanslı hesaplama altyapısının ölçek sorunu yaşaması, 2025 hedeflerinin özellikle ekonomik etki ve uluslararası rekabet boyutunda tam olarak gerçekleşemediğini düşündürmektedir; bu nedenle bütüncül bir akademik değerlendirme, Türkiye’nin yapay zeka stratejisinin kurumsal mimari ve politika tasarımı bakımından kısmen başarılı, fakat küresel değer üretimi ve teknolojik ölçeklenme açısından henüz geçiş aşamasında olduğunu ortaya koymakta ve 2025 sonrasında daha yüksek yatırım yoğunluğu, bölgesel veri-merkezi kümelenmeleri, ileri yarı iletken erişimi ve uluslararası araştırma ağlarına derin entegrasyon sağlanmadığı takdirde hedef-gerçekleşme açığının kalıcı hâle gelebileceğini göstermektedir.
