Günümüzden yüz küsur yıl önce inşaat işinde çalışan birinin bugünün iş dünyasına ışık tutacağı kimin aklına gelirdi?
Öyle meslekler ve o mesleklerde ortaya çıkan öyle ürünler vardır ki, hem çözümleri hem de başarısızlık öyküleri barındırır. Aslında o ütrünleri bugün hatırlıyor hatta kullanıyorsak muazzam bir başarı söz konusudur…
1887 yılında Herman S. Palmer, inşaat sektöründe “olmazsa olmaz” kabul edilen beton tuğla konusuna odaklandı. Hemen ardından da tuğlaları seri olarak imal edecek bir makinenin de patentini aldı. Makine ile üretilen tuğlalar mükemmeldi, çok da sağlandı ancak insanın birkaç taneden sonra taşıyamayacağı kadar ağırdı! Her biri neredeyse 45 kg ağırlığındaydı. Hayalleri yıkıldı, satılmayan tuğlalardan ve işe yaramayan bir patentten başka hiç bir şeyi yoktu. Yılmadı, aradan tam 17 yıl geçti. Bu kez tuğlanın üçte ikisi boş olacak şekilde tasarımını yeniledi. Bu ona ağırlığı da daha da hafiflemiş tuğlalar sağladı. Tanesi 15 kg bile olmayan ancak duvar oluşturan yeni tuğlalar, günümüz inşaatlarında bile vaz geçilmez birer malzeme olmayı sürdürüyor…
Daha az kullanılan malzeme sebebi ile maliyetleri daha düşük ürünler, aradaki hava boşluğu sebebi ile daha iyi yalıtım sağlıyor. Hafifliği sebebi ile de taşıma ve işçilik maliyeti çok daha ekonomik olmasını sağlıyordu.
Günümüz iş dünyasında bu farkındalığa “gereksiz olandan kurtul” adı veriliyor.
Gereksiz olandan kurtul!
Aynı yaklaşım; bugünün iş dünyası, özellikle de beyaz yakalıları için geçerli. Sana değer katmayan unsurlardan arınmak, kişiyi ağırlaştıran faktörleri yaşamından çıkartmak göz ardı edilmeyen bir anlayıştır. İşe yaradığını da neredeyse 130 yıllık geçmişi olan bu inovatif ürün ortaya koymaktadır. Bireylerin yetişme çağlarında, yemek, daha çok yemek veyahut eğitim, daha çok eğitim gibi yeni eklemelerin gücü arttıracağına inanılırdı. Günümüzde de bu anlayış; bir okul, üzerine bir okul daha, onların da üzerine yüksek yapmak kişinin hanesine eklenen artılar gibi gözükse de zaman için de gereken pratikten uzaklaşmalara sebep olduğu anlaşıldı.
Satılan eğitimler, satanlara kazanç sağladı. Bireyleri daha büyük başarılara götürmede yetersiz kaldı. Günümüz Türkiye’sinde üniversite eğitimi alanların umudu meslek sahibi olmaktı. Okumak önemli elbette ama parasını ödeyerek ikinci dal yapanların bile iş dünyasının aradığı özelliklerden yoksun olmasına ne demeli? İkinci dal, umutları iki katına çıkarmadı belki ama gençlere de beklemedikleri bir umutsuzluktan başka bir şey getirmedi! Özetle; daha çok ödediler, daha çok çalıştılar ama sonuçta işi olmayan bireyler olmaktan öte geçemediler. Ev gençleri denilen kitleleri büyüttüler…
Değeri olan kütle değil, işlev…
Bu örnek ve anlayıştan hareketle günümüz iş dünyası için bir yol haritası yapacak olursak, önümüze 5 maddelik bir manifesto çıkacaktır.
Bunların ilki; ürün ve/veya hizmet söz konusu olduğunda, daha fazla özellik ≠ daha fazla değer anlamına gelmediğidir. Özelliklerini arttırmaya programlı birinin, hele de bunların avantaj olduğuna inandırılmış biri söz konusuysa akıllarda sürekli “başka ne ekleyebilirim?” sorusu olacaktır. Benzer yaklaşım, şirketler için de geçerlidir. Kurumsal kafa “acaba ne ekleyebiliriz?” diye sorar. Oysa doğru soru; “ne/ler çıkarırsak hâlâ aynı işi, hatta daha iyisini yaparız?” olmalıdır. Bunlar ilk aşamada ürünlerde kullanılmayan özellikler, yazılımlarda karmaşık ara yüzler ve satın alanın gerçekte istemediği varyasyonlar olarak sıralanabilir. Sonuç olarak ürün geliştirme maliyetleri artar, daha kapsamlı ve maliyetli destek hizmeti gerekir ve nihayetinde markayı yorar. Doğru örnek ise Palmer’ın içi boş tuğlasındaki gibi minimal ama işlevsel ürünlerdir.
İkincisi ise organizasyon yapısında ağırlık yapan katmanlardan kurtulmak, hantallaşmaya sebep olan unsurların içlerinde temizlik yapmaktır. Yöntem ise gereksiz onay mekanizmaları, birbirini tekrar eden roller ve “olmalı” ya da “yapılmalı” ifadeleri ile dolu raporlardan kurtulmaktır. Bunlar kaçınılmaz olarak işletmeye daha yavaş karar alma, azalan hatta yok olan çeviklik ya da yaygın ifade ile hantallık ve son olarak da tükenen çalışanlar getirmekten öte geçmeyecektir. Çözüm mümkündür elbette. Kararları merkezde değil sahadakiler ile almak, karar odağını yeniden düzenlemek, yetki ve sorumluluk dengesini iyileştirirken de çatışmaları temizlemek ve en kritik “bu toplantıyı yapmasaydık ne olurdu?” sorusunu sormaktan geçer.
Üçüncü madde strateji ile ilgilidir; her pazarda olmak yerine, doğru yerde olmayı öngörür. Palmer örneğine geri dönecek olursak, ürünün “sağlam” olmasına öncelik verdi ama ağırlığı sebebi ile taşınamaz olma sorunu ile karşı karşıya geldi. Aşması yıllarını aldı. O günden bugüne yansıyan yanılgılar ise her müşteri tipine ve tercihine, her kanala ya da pazara ve her trende uygun olma peşinde koşan şirketler ve markalar oluyor. Peşine düştükleri daha atak, daha işlevsel olanlar tarafından ele geçiriliyor. Marka, ağırlığı olsa da stratejik olarak hafif kalıyor. Çözüm yolu da daha net hedef müşteri, daha net değer önerisi ve daha net “hayır”lar listesinden geçiyor.
Dördüncü istasyon ise bütünüyle iş kültürü ile biçimlenir: Bu vektör “meşguliyet değil, etki ödüllendirilmeli” anlayışını getirir. Bu noktada da “çok çalışıyoruz demek, doğru çalışıyoruz anlamına gelmediği gerçeği” ile yüzleşiyor. Uzun e-postalar, bitmeyen sunumlar ve gösterişli ama etkisiz projeler bu anlayışın temel göstergeleri. Bunlar üçte birin de iş gördüğünü ortaya koyan Palmer’ın ürünündeki gereksiz betonun günümüzdeki izdüşümleri. Çözüm; duvar için ne gerekiyorsa ondan ibaret yaklaşımında.
Beşinci ve son madde ise liderlik ile ilişkili: Cesaret eklemekten değil, çıkarmaktan gelir. Günümüzde bir şey eklemek alkış getirir, bir şeyi çıkarmak risklidir, eleştiri yağdırır. Palmer’ın 17 yılına mal olan ve tarihe geçmesine yol açan ekleme değil eksiltme, daha doğrusu boşaltma cesaretiydi. Günümüzde de “buna artık gerek yok” diyebilen, süreçleri basitleştiren, yükleri hafifleten kişilere lider olarak bakılıyor.
Vaz geçilenler gerçek kararlardır…
Günümüz iş dünyası daha az ama daha anlamlı, daha hafif ama daha güçlü, daha sade ama daha etkili olanın peşinde koşuyor. Doğal olarak hangi seviyede olursa olsun profesyoneller de…
Farklı bir ifade ile cesaretten vaz geçen biri korkak olur, başarıdan vaz geçen biri de başarısızlık ile baş başa kalır. Karmaşıklıktan vaz geçenler yalınlaşma yolunda ilerler. Anlamsız yüklerden vaz geçenler de yenilenen avantajlı halleri ile yollarına devam eder. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Özetle; yaşam boyu nelerden vazgeçebiliyorsak o kadar varız, bir o kadar da değerliyiz…
Gereksiz olandan kurtul!
Tarih
