İnsan Neye Tutunur?

Tarih

Doğa ile oldum olası iç içe olmaktan keyif alıyorum. Doğanın kendi içindeki devinimini, zamanın bizim dışımızdaki canlılar üzerindeki sessiz etkisini izlemek bana her zaman iyi geliyor. Özellikle bir yürüyüş sırasında güzel bir manzara yakaladığımda, bulunduğum anın içinde biraz daha kalmaya çalışıyorum.
Yine böyle zamanlardan birinde, sonsuz gibi görünen denizin maviliğine bakarken düşüncelerimin geçmişe doğru yolculuk etmesine izin verdiğimi hatırlıyorum.
Zihnim beni yıllar öncesine götürüyordu.
Okul yılları…
Sosyal çevre…
İş hayatı…
Kişisel gelişim yolculuğu…
Akademik ve kültürel anlamda kendimi geliştirme çabaları…
Hayatımın farklı dönemlerini gözden geçirirken dikkatimi ilginç bir şey çekti. Hafızam özellikle bazı anların üzerinde duruyordu. Bunlar genellikle önemli kararların verilmesi gereken dönüm noktalarıydı.
Daha da ilginç olan ise, bu kararların büyük çoğunluğunun kolay olanı değil, zor olanı seçmemi gerektirmiş olmasıydı.
Konfor alanından çıkmak…
Belirsizliği kabul etmek…
Risk almak…
O dönemde bana mantıklı görünmeyen bazı kararların yıllar sonra hayatımda önemli kapılar açtığını fark ettim. Hatta bazı deneyimler vardı ki yaşandıkları dönemde yalnızca zorluk, belirsizlik veya hayal kırıklığı gibi görünüyordu. Ancak zaman geçip geriye dönüp baktığımda, bugün olduğum insanı şekillendiren en önemli yapı taşlarının aslında onlar olduğunu görebiliyordum.
Ve kendime şu soruyu sordum:
“Neden bazı deneyimlerin anlamını ancak yıllar sonra görebiliyoruz?”
Bu soru beni yıllar önce okuduğum ve üzerimde derin izler bırakan bir kitaba götürdü: İnsanın Anlam Arayışı (Man’s Search for Meaning).
Viktor Frankl, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarında hayatta kalmayı başarmış bir psikiyatristti. Ancak onun hikayesini sıra dışı yapan şey yalnızca yaşadığı zorluklar değildi. Asıl dikkat çekici olan, insanın en ağır şartlar altında bile yaşamına tutunmasını sağlayan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışmasıydı.
Kamplarda insanlar açlık, hastalık, belirsizlik ve ölüm korkusuyla mücadele ediyordu. Her gün yeni bir kaybın yaşandığı, insan onurunun sistematik olarak yok edilmeye çalışıldığı bir ortamdan söz ediyoruz. Böyle bir yerde birçok insanın fiziksel gücünü kaybetmesi anlaşılabilir bir durumdu. Ancak Frankl’ın dikkatini çeken başka bir gerçek vardı.
Bazı insanlar tüm olumsuzluklara rağmen yaşamaya devam etmek için bir neden bulabiliyordu.
Kimisi sevdiği bir insana yeniden kavuşma umuduna tutunuyordu.
Kimisi tamamlamak istediği bir işe.
Kimisi ise hayatta kalırsa insanlığa anlatmak istediği bir hikayeye.
Frankl, insanı ayakta tutan şeyin yalnızca fiziksel dayanıklılık olmadığını fark etti. Ona göre insanın en temel ihtiyaçlarından biri anlamdı. İşte logoterapi olarak bilinen yaklaşım da bu düşüncenin üzerine inşa edildi.
Frankl’ın en çok alıntılanan düşüncelerinden biri şudur:
“Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla katlanabilir.”
Bu cümle ilk okuduğumda dikkatimi çekmişti. Aradan geçen yıllar içerisinde ise anlamını daha iyi kavradığımı düşünüyorum.
Çünkü hayatın içerisinde hepimiz çeşitli zorluklarla karşılaşıyoruz. Elbette toplama kamplarında değiliz. Ancak kendi mücadelelerimiz, kendi belirsizliklerimiz ve kendi sınavlarımız var.
Bir iş değişikliği…
Biten bir ilişki…
Beklenmeyen bir kayıp…
Ertelenen hayaller…
Verilmesi gereken zor kararlar…
Bu dönemlerde çoğu zaman yaşadığımız olayların neden başımıza geldiğini anlamakta zorlanıyoruz. Hatta bazen yaşadığımız sıkıntının hiçbir anlamı olmadığını düşünüyoruz.
Belki de burada gözden kaçırdığımız nokta şu:
Hayatın anlamı her zaman yaşadığımız anın içinde görünmüyor.
Bazen anlam, ancak zaman geçtikten sonra ortaya çıkıyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda, hayatımda dönüm noktası oluşturan birçok kararın o günlerde bana yalnızca zorluk gibi göründüğünü hatırlıyorum.
Eğer yalnızca o anki rahatsızlığa odaklansaydım, muhtemelen farklı seçimler yapardım. Ancak bugün görüyorum ki gelişimimin önemli bir kısmı, tam da kaçmak istediğim o deneyimlerin içinden geçti.
Belki de bu yüzden modern dünyada Frankl’ın yaklaşımı her zamankinden daha fazla önem taşıyor.
Çünkü sürekli hızlanan bir çağda yaşıyoruz. Her şeyin hızlı sonuç vermesini istiyoruz. Hızlı başarılar, hızlı çözümler ve hızlı mutluluklar arıyoruz. Ancak anlam, çoğu zaman hızla ortaya çıkan bir şey değil. Sabır gerektiriyor. Deneyim gerektiriyor. Bazen de yaşanan olayların üzerinden yıllar geçmesini bekliyor.
Belki de hayatın bize sunduğu her deneyimin anlamını o gün çözmek zorunda değiliz.
Bazen yapmamız gereken tek şey, yaşadıklarımızın bir gün anlam kazanabileceğine dair inancımızı korumak.
Çünkü insanı ileriye taşıyan şey yalnızca hedefler değildir.
Bazen insanı ayakta tutan şey, yaşadığı her şeyin bir anlam taşıdığına dair sessiz ama güçlü inancıdır.
Ve belki de hayatın en önemli sorularından biri hala aynı:
Yaşadıklarımızın anlamını mı arıyoruz, yoksa onu yaşarken mi inşa ediyoruz?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

O “Gelecek”, Aslında 40 Yıllık Bir Rüyanın Nihayet Gerçek Olduğu Gün

Her yıl aynı sahne. Aynı kürsü, aynı karanlık salon,...

İtaat Et, Rahat Et!

Kurumsal hayatın yazılı olmayan kuralları vardır. Şirket el kitabında...

Aynı davranarak farklı sonuç bekleyene ne denir?

Bir gün bir adam yaşlı bir bahçıvanın yanına gitmiş....

Yıllık Ücretli İzin: “Çalışmamak” Değil, Daha İyi Çalışabilme Hakkı

Sanayi Devrimi insanlığa büyük bir üretim kapasitesi kazandırdı; fakat...