Yıl 1926
Konya’da bir öğretmen intihar etti.
O dönemde öğretmen maaşları, valilik bütçesinden ödeniyordu ve dört aydır öğretmenlere maaş verilememişti. Bir ilkokul öğretmeninin maaşı, altı ile dokuz lira arasındaydı. İntihar eden öğretmen mektubunda: “Yarı çıplak ve aç, talebelerimin önüne çıkıp hükümetimin maarife layık gördüğü hakaretin sürünür örneği olmaya tahammül edemeyeceğim.” diyordu.
Elbette ki bu rakamın o günkü yaşam şartları içindeki değeri bugünkü rakamlarla ölçülemezdi ama en az maaş alan iki gurup vardı Türkiye’de: Öğretmenler ve Din adamları.
Dünyada din eğitimi sadece yaşanılan ülkenin en çok inanılan dininden oluşmakta. Genellikle Eğitim’de, anlamaya, araştırmaya, sorgulamaya açık olmayan bir din eğitimi sistemi var, yüksek öğretimde de bu devam etmekte. Din biliminden uzak kalınıp hep kalıpsal olgular ile anlatılmaya çalışılıyor.
Hemen hemen her yabancı film ve dizide bir kilise sahnesi vardır. En azından kilisede bir düğün veya cenaze sahnesi vardır. Bu filmlerde din adamları, saygın kişilikler ve kurumlar olarak yansıtılırlar. Bu şekilde yabancı din kültürünün empozesi yapılır. Ülkemizde ise Yeşilçam filmleri ve TV dizilerinde dolandırıcı, tacizci, düzenbaz olarak gösterildi din adamları. Çünkü din, bazı gruplar tarafından halkı sömürmek için hep kullanıldı ülkemizde. Böylelikle halk dinden soğutuldu ve toplumu parçalamanın en önemli hamlelerinden biri başarılı oldu.
Peki öğretmenler?
1926’dan bugüne çok zaman geçti. O günden bu yana öğretmenler çok çekti. Kimisi teröristler tarafından öldürüldü, kimi memleketinden sürüldü, kimisi aç kalmamak için işportacılık yaptı, kimisi de siyasi sorunlar yüzünden hapse atıldı. Oysa “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” demişti Atatürk. Eskiden öğretmenlik en kutsal mesleklerden biriydi. Öğretmen, anne, baba gibiydi. Eti, öğretmenin; kemiği ise ailenindi. Şimdi ise öğretmenler bir deri, bir kemik. Sistemsizliğin kölesi, öğrenci ve veliler tarafından saygısızlık görecek durumundalar.
Müzik, resim, beden eğitimi gibi derslerin öğretmenleri de yıllardır olduğu gibi hâlâ önemsenmemekte.
Günümüzde her alanda olduğu gibi eğitimde de kapitalizm, en ince damarlara kadar sinmiş durumda. Öğretmenin kötüsü, müdür; müdürün kötüsü, müfettiş. Çocuğunuzu devlet okulunda okutuyorsanız size “Veli” diyorlar, para ile özel okulda okutuyorsanız “Müşteri”. Veliyseniz ezilir, hor görülürsünüz, müşteriyseniz paranızı almak için her türlü cambazlığı yaparlar. Paranız kadar değerli çocuğunuz yani. Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunurmuş, sanatla uğraşan çocukların başarısı yüksek olurmuş kimsenin umurunda değil. Çocuğun kişiliği, vizyonu kimsenin umurunda değil. Okullar, en iyi yarış atını kim yetiştirecek? yarışında.
Çocuğunuzu devlet okulunda okutuyorsanız kısır döngülü, değişen müfredatlı ve çoğu zaman yapılmayan müzik ve resim derslerine mecbur kalırsınız. Beden eğitimi dersi de eşofman giyerken bitiyor. Biraz paranız varsa dışarıdan özel resim veya müzik dersi aldırabilirsiniz.
Paranızla özel okulda okutuyorsanız durum daha da kötü. Bu sefer öğretmen eğitimci değil, müşteriyi kafalamaya çalışan esnaf durumunda. Onların öğrencisi olan çocuklar da küçücük yaşlardan kapitalizmi ve insanlara havadan bakmayı öğreniyorlar.“Bizde her şey var” diyen kolejlerin görülüyor ki aslında bir çok eksiği var. Sanat derslerinde çocukları eğlendirmekten uzak olmayan aktiviteler yapılıyor sadece. Çocuklar, antisosyal. Hayattan uzak. Para ile her şeye ulaşabileceğini sanan bilgisayar tutkunları durumunda. Müşteriler ise paralı ve cahil gözü ile görülüyor.
Kısacası 1926’da bir öğretmen, maaşsızlıktan intihar ederken, 2026 bir ülke, sistemsizlikten intihar ediyor. Varın gerisini siz düşünün artık.
