On Beş Yıldır Aynı Krizi Yaşıyoruz, Hâlâ Şaşırıyoruz

Tarih

Bir ülkenin ekonomisi, çoğu zaman başka bir ülkenin nabzında atar. Bunu söylemek kibar bir tespit değil, soğuk bir tarih dersidir, ve bu dersi en pahalı şekilde Türkiye öder.
Geçen hafta Bursa Organize Sanayi Bölgesi’nde, otomotiv yan sanayinde otuz yıldır tezgâh başında olan bir ustabaşıyla oturduk. Eli yağlı, sesi yorgundu, gözleri makineleri tarıyordu. “Kalıp duruyor abi,” dedi. “Makine çalışıyor ama sipariş yarıya indi.” Stuttgart’tan, Wolfsburg’dan, Münih’ten gelen e-postalarda son aylarda aynı kelime tekrar ediyormuş: erteleme. Sonra ekledi, sesi alçalarak: “Bizim çocuk üniversiteyi bitirecek, ben de işimi bitireceğim galiba.” Çay bardağı masada soğudu, kimse el atmadı. O sessizlik, bence son on beş yılın en dürüst ekonomi raporudur.
Almanya’nın iş dünyası güveni nisan ayında yeniden geriledi. Ekonomistler 2026 büyüme tahminini yüzde 0,3’ten 0,2’ye çekti. Rakam, ekonomi sayfalarında küçük bir dipnot gibi durur. Ama o ondalık basamağın arkasında bir vardiya, bir kredi taksiti, bir liseli çocuğun harçlığı, bir ihracatçının uykusuzluğu vardır. Avrupa’nın motoru yavaşladığında, motorun tedarik zincirine bağlı her atölye titrer. Titreyenlerin başında da biz varız. Tarih, böyle anlarda biraz tekrarlar gibi yapar, sonra aslında hiç değişmediğini fısıldar.
Bunu daha önce de yaşadık. 2008’de yaşadık, 2015’te yaşadık, 2020’de yaşadık. Her seferinde aynı senaryo sahneye çıktı: Avrupa öksürdü, biz ateşlendik. Çünkü Türk ihracatının yaklaşık beşte biri Almanya’ya gider, geri kalanın önemli bir kısmı Almanya’ya bağlı tedarik zincirlerine takılıdır. Almanya bir lokomotifse, Bursa, Kocaeli, Gaziantep, Manisa onun en uzak vagonlarıdır. Lokomotif yavaşladığında en sert sallanan, en uçtaki vagondur. Fizik kuralı budur, ekonomi de fizik gibi davranır çoğu zaman.
Peki bu kadar tekrar gören bir senaryoda biz ne yaptık? Konferans salonları doldurduk. “Katma değerli üretim”, “yeni pazarlar”, “Asya açılımı”, “Afrika hattı” başlıklı sunumlar hazırladık. Stratejiler basıldı, raporlar ciltlendi, fotoğraflar çekildi, kokteyller içildi. Sonra herkes ofisine döndü, herkes eski tedarikçisini aradı, herkes eski siparişin gelmesini bekledi. Çünkü değişmek pahalıdır, alışkanlık ucuz görünür. Görünür, evet. Faturayı sonra keser, üstelik kimsenin beklemediği bir gün, kimsenin beklemediği bir miktarda.
Asıl soru, kimsenin yüksek sesle sormak istemediği soru, şudur. On beş yıldır aynı bağımlılığı konuştuğumuza göre, bu artık bir politika eksikliği değildir. Bu, kolektif bir karar haline gelmiştir. Almanya’ya bağımlı kalmayı tercih ettik, çünkü bağımlılık konforludur. Sipariş hazırdır, alıcı bellidir, fiyat tartışmasızdır, ödeme aksasa bile sonunda gelir. Yenilik ise korkutur, çünkü yenilik başarısızlık ihtimali taşır. Oysa eski hat, başarısız olsa bile tanıdık bir başarısızlıktır.
İşte bu yüzden, her kriz dalgasında yan sanayicinin defterine aynı satır düşer, her durgunlukta aynı haber yapılır, her seferinde aynı uzmanlar aynı çözümü tekrar eder. Sorun, çözüm bilgimizin eksikliği değildir. Sorun, çözümü uygulamak için ödenmesi gereken bedeli kimsenin ödemek istememesidir. Patron, bugünkü siparişi feda edip yarınki pazarı kurmaktan çekinir, çünkü bugünün maaş bordrosu yarının pazarını dinlemez. Devlet, ihracat rakamı açıklarken Avrupa kalemini parlatmayı bırakıp gerçek bir hesap kitap yapmaktan çekinir, çünkü gerçek hesap kötü manşet doğurur. Çalışan, mevcut işini bırakıp yeni beceriye yatırım yapmaktan çekinir, çünkü kira her ayın birinde gelir, beceri ise hiç gelmeyebilir.
Hep birlikte, çekiniyoruz. Hep birlikte, erteliyoruz. Hep birlikte, sonra şaşırıyoruz.
Bursa’daki o atölyenin penceresinden bakınca yan binadan da çekiç sesleri geliyordu. Sokağın iki yanı yan sanayi. Bir tarafta plastik enjeksiyon, diğer tarafta kalıp atölyesi, az ileride kauçuk fason üretim. Hepsi aynı tedarik zincirinin halkaları. Bir tanesi durduğunda diğeri tökezler, ikincisi tökezlediğinde üçüncüsü düşer. Domino metaforu klişedir, biliyorum, ama Bursa sokağında somut bir gerçektir.
Ustabaşının çayı soğurken aklımdan tek bir cümle geçti. Bu adam yarın işsiz kalırsa, suçu Stuttgart’a atacağız. Oysa Stuttgart on beş yıldır aynı yere gidiyor. Yön değiştirmeyen Stuttgart değil, biziz. Daha doğrusu, yön değiştirmeyi reddeden biziz.
Almanya’nın hapşırığını duyduğumuzda ceketimizi aramak yerine, kendimize neden hâlâ ceketsiz çıktığımızı sormalıyız.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Erdemler ile Şirket Yönetimi

Günümüzde şirket yönetiminde “erdem” kavramından söz etmek, ilk bakışta...

Mutluluğun Adresi: Beklentiden Çık, Niyete Gir

Beklentilerimiz… Gerçekleşirse mutluluk, gerçekleşmezse hayal kırıklığı! Yani hayalkırıklığını beklentinin...

Mobbing mi, Yönetim Hakkı mı? O İnce ve Hassas Çizgi

İşçi-işveren ilişkilerinde öyle bir alan var ki; orada ne...

Şirkette En Önemli Departman Hangisi?

Yaygın bir kanı olarak şirketin gelirini doğrudan etkilediği ve...