Demokrasi Karşıtlığı

Tarih

Modern siyasal düşüncenin iki temel unsuru olan demokrasi ve cumhuriyet, dünyanın pek çok toplumunda birbirini tamamlayan, halka ait yönetim biçimleri olarak kabul görmektedir; biri olmadan diğeri eksik kalır. Otokratik yönetimlerin reddi, yöneticilerin seçimle iş başına gelmesi, eşit yurttaşlık hakkı, hukukun üstünlüğü, akıl ve bilimi esas alan laik devlet anlayışı, demokratik cumhuriyetin evrensel ideal biçimlerinde yer almaktadır.
Demokrasiyi benimsemiş insanlar tarafından kurulan demokrasi, aynı zamanda bir “kişilik inşasıdır.” Bir insanın demokrat olup olamamasını anlayabilmek için, içinde geliştiği ortamı, o çevrenin kendisine davranışlarını ve bireyin çevresine karşı tutumunu irdelemek gerekir. Bu durumun belirleyici faktörlerinin başında, içinde yetişilen ailenin yapısı gelmektedir. Bilgi, kültür ve eğitim için gerekli gelişmeler öncelikle bu ortamda oluşmaktadır. Dünyanın farklı coğrafyalarında karşımıza çıkan aşırı tutucu aile, geleneksel aile, modern aile ve tam özgürlükçü aile ortamları, çocuk için temel rol modellerdir. Bazı eğitimcilerin, bir çocuğun yaşamının ilk beş yılında neredeyse bir üniversite eğitimi kadar bilgi edindiğini ifade eden görüşleri dikkate alındığında, çocukluk döneminin değeri daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu dönemdeki gelişmeler üzerinde genetik faktörlerin de etkili olduğu açıktır. Bu süreç, bireyin ilk çevresel şekillenme dönemi olarak tanımlanabilir.
Çocukların demokrasi anlayışı ve düşünce biçimlerinin; sosyal çevreleri, tarih bilinci, kültürel yapı ve inanç sistemlerinin etkisiyle oluştuğu bilinen evrensel bir olgudur. Ezberci eğitim yerine sorgulayıcı eğitim yöntemleriyle yetişen çocuklar daha özgürlükçü olmakta, otoriter uygulamalardan uzak durmaktadırlar. Sosyolojik açıdan bakıldığında, katılımcı ailelerde ve söz hakkı verilen okullarda yetişen çocukların demokrasi anlayışı daha özgürlükçü yönde gelişmektedir.
Çocukken bastırılan birey, büyüyünce bastırır; dinlenmeyen çocuk, dinlemeyen yönetici olur.
Toplumların tarihsel geçmişinde demokrasi deneyiminin yokluğu ya da varlığı, gelişme çağındaki çocukları doğrudan etkilemektedir. Kültürel bakımdan hoşgörü kültürü ve farklı fikirlerin tartışılabilmesi, demokrasi bilincinin oluşmasında olumlu bir adımdır. Buna karşılık dinsel veya ideolojik katı yaklaşımlar, dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun otoriteyi güçlendirmektedir. Yetişme çağlarında öğretilen adalet ve eşitlik kavramları demokratik değerleri besleyebilmektedir.
Çocuk, farklı olmanın tehdit olmadığını öğrenirse demokrasi gelişir; farklı olanın yanlış olduğu düşüncesi gelişirse demokrasi anlayışı zayıflar.
Bu koşullarda ilk yılların bilgi ve deneyimlerini edinmiş birey, günümüzde yuva ve okula hazırlık sınıflarına yönelmekte ve bambaşka insanların bulunduğu çevrelerin içinde kendisini bulmaktadır. Bu yeni çevre, ev ortamından farklıdır ve yeni bir uyum süreci başlamaktadır. Kademe kademe ilerleyecek olan bu süreçte psikolojik, bilimsel, tarihsel ve dinsel birikimler bireyi oluşturarak olgunlaştırmaktadır. Yirmi yaş dolaylarına gelmiş olan genç insan, tüm bu edinimlerin sonucu olarak demokrasi kavramını belli bir düzeyde içselleştirmiş ya da bunu başaramamış olacaktır. Okul dışında, isteyerek veya istemeyerek içinde bulunduğu çevreler de karakter oluşumuna katkıda bulunmuştur.
Yaklaşık otuz yıllık bu metamorfoz, bireyde demokrasi konusunda bir bilinç oluşturmuş olur. Artık bu anlayışla yaşamakta; ebeveyn ise bunu çocuklarına, eğitimci ise topluma aktarmak durumundadır. Karakteri yeterince oluşmuş olan birey, yetişme ortamına göre ya aşırı tutucu, ya geleneksel, ya da modern bir kişiliğe kavuşmuştur.
Eğer yönetim kademelerinde görev alacaksa, sahip olduğu demokrasi anlayışı ölçüsünde bunu içinde bulunduğu çevreye bir hak olarak tanıyacaktır. Büyük olasılıkla bunun ötesini ya bilmemekte ya da bilse bile bundan çekinmektedir. Toplumlar da benzer süreçlerden geçtiği için ortalama beklenti bu demokratik anlayış düzeyindedir. Beklenti içinde olan ile verici konumda bulunanın buluştuğu asgari nokta, aslında ideal demokrasi noktası değildir. Ancak halk ile empati kurabilen, kendine güvenen, eleştiriye kısmen açık, az da olsa adalet duygusu bulunan ve farklılıklardan korkmayan yönetici, tam demokrat anlayışta olmasa da toplumla uzlaşmada başarılı olabilir. Alan razı, veren razı tipi yetersiz demokrasi benzeri yönetimler, dünyanın çeşitli bölgelerindeki toplumların bazı kesimlerince yeterli bulunabilmekte, hatta zaman zaman çoğunluk desteği dahi alabilmektedir.
Ancak gerçek demokrasi arayışları küresel ölçekte sürer ve bu süreç çoğu zaman sancılıdır.
Bireylerin gelişim süreçlerinde edindikleri farklı demokrasi anlayışı ile yönetenlerin toplumu kontrol altında tutmak isterken tanıdıkları sınırların kesiştiği noktayı “yetinilebilir demokrasi düzeyi” olarak tanımlamak güçtür. Bu nokta aynı zamanda dünyanın pek çok ülkesinde gözlemlenen toplumsal çatışma alanı olarak da görülebilir.
Farklı ülkelerdeki yönetim kademelerinin demokratikleşme konusundaki temkinli ve kademeli tutumuyla toplumun bir kesiminin daha kapsamlı ve hızlı reform beklentisi, çoğu zaman örtüşmemektedir. İdeal ve evrensel demokrasi kriterlerinin önemi tam da burada ortaya çıkmaktadır. Toplumun çoğunluğu bu düzeye ulaştığı anda talepler çığ gibi büyüyecek ve bu beklentinin karşılık bulması gerekecektir.
Toplumlar demokrasiye geçme kararı verdiklerinde, hemen ve hızla geçiş mi, yoksa yavaş ve özümseyerek geçiş mi olması gerektiği sorusu son derece önemlidir. Dünya tarihindeki demokratikleşme deneyimlerinin de gösterdiği gibi, demokrasiye geçişte mesele hızlı başlamak değil, sağlam ilerlemektir.
Hedef tam demokrasi olmalıdır; ancak uygulama çoğu zaman aşamalı olur. “Ya hep ya hiç” yaklaşımı genellikle işlemez. Temel hak ve özgürlükler, hukukun üstünlüğü ve serbest seçimler hemen tesis edilmesi gereken unsurlardır. Zaman içinde eğitim sisteminin, sivil toplum kuruluşlarının ve bağımsız medyanın güçlenmesi beklenir. Çok yavaş geçişte otoriterliğin kalıcı olma riski, çok hızlı geçişte ise kaos ve geri dönüş riski doğar. Latin Amerika’dan Doğu Avrupa’ya, Asya’dan Afrika’ya uzanan deneyimlerin gösterdiği üzere, güçlü kurum inşasıyla desteklenen yeterli demokrasi düzeyiyle işe başlanmalıdır.
Demokrasinin olmazsa olmaz evrensel kriterleri; halk egemenliği, serbest ve adil seçimler, hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlükler, çoğulculuk, kuvvetler ayrılığı, şeffaflık, sivil toplum katılımı, özgür medya ve azınlık haklarının korunmasıdır.
Öte yandan demokratik görünüm taşısa da özünde bu niteliği karşılamayan uygulamalar da siyaset bilimi literatüründe küresel ölçekte sıkça tartışılmaktadır. Karşılaştırmalı siyaset çalışmalarında bu bağlamda; rekabetin kısıtlandığı seçim süreçleri, işlevi zayıflamış referandum pratikleri, çoğulculuğun azaldığı medya ortamları, denetim yetkisi aşınmış yasama organları, etkin biçimde uygulanamayan anayasal güvenceler ve bağımsızlığı tartışma konusu olan yargı yapıları farklı coğrafyalardan örneklerle ele alınmaktadır.
Demokrasi karşıtlığı; psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve ideolojik etkenlerin birikimi sonucu ortaya çıkan evrensel bir olgudur. Karşıtlığın getirileri, kısa vadeli avantajlar ile uzun vadeli bedeller arasında sıkışıp kalmıştır. Çocukluk döneminde olumsuz deneyimler (şiddet, ihmal ya da istismar türünden) yaşayan bireylerin iç dünyası, güven ve adalet duygusu açısından sarsılmıştır. Oysa demokrasi tam da bu iki temel kavram üzerine kuruludur. Bu dönemlerde gelişen belirsizlik korkusu, otoriteye yatkınlık ve güvenlik kaygıları kişiyi özgürlükleri sınırlamaya yönlendirebilir. Tarihsel olarak demokrasi deneyiminin zayıf olduğu toplumlarda, coğrafyadan bağımsız biçimde, demokrasi karşıtlığı daha ağır basmaktadır.
Diğer yandan, katılımcı yaşam kültürünün gelişmemiş olduğu toplumlarda özgürlüklerden korkulabilmektedir. Ayrıca ekonomik konularda hızlı karar alabilmek için demokratik bürokrasinin otoriter yöntemlerle aşılabileceğine inanılmakta; bu yaklaşım son yıllarda pek çok ülkede yeniden gündeme gelmektedir.
Karşılaştırmalı siyaset literatüründe, bazı radikal ideolojilerin ve popülist yaklaşımların dünyanın farklı bölgelerinde zaman zaman temsil iddiasıyla katılım mekanizmalarını daraltabildiği belirtilmektedir. Bu tür örneklerde kısa vadede muhalefetin hareket alanının daraldığı ve hızlı karar alabilen güçlü yönetim algısının öne çıkarılabildiği ifade edilmektedir. Demokratik değerlere mesafeli yaklaşımlarda, karar alma yetkisinin halktan ziyade sınırlı bir grupta toplanmasının daha isabetli sonuç vereceği varsayımının etkili olduğu ileri sürülmektedir.
Yirmi birinci yüzyılda ise farklı kıtalardaki geniş halk kitleleri bu anlayışa karşı direnmeye çalışmaktadır. Uzun vadede adalet zayıflar, ekonomi bozulur ve biriken sorunlar toplumlarda huzursuzluğa neden olur; bu durumun örneklerine bugün pek çok ülkede tanıklık edilmektedir.
Gelişmiş demokrasilerde iktidarın yetkileri anayasal güvencelerle sınırlandırılır; demokratik niteliği tartışmalı sistemlerde ise muhalefetin hareket alanının daraldığı gözlemlenebilir. Bir yönetim biçiminin demokratik sayılabilmesinin temel ölçütlerinden biri, seçim sonuçlarıyla iktidarın değişebilme olanağının fiilen var olmasıdır. Özgür ve demokratik toplum olabilmek için, demokrasinin bir tehdit değil, güvence olduğu bilincinin küresel ölçekte yerleşmesi gerekmektedir.
Halklar yönetimlerini belirlerken kendi çıkarlarını ön plana almalı, sosyoekonomik kâr-zarar dengelerini çok iyi değerlendirmelidirler. Çünkü demokrasi mücadelesi, herhangi bir ülkenin değil, tüm insanlığın ortak meselesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

On Beş Yıldır Aynı Krizi Yaşıyoruz, Hâlâ Şaşırıyoruz

Bir ülkenin ekonomisi, çoğu zaman başka bir ülkenin nabzında...

Erdemler ile Şirket Yönetimi

Günümüzde şirket yönetiminde “erdem” kavramından söz etmek, ilk bakışta...

Mutluluğun Adresi: Beklentiden Çık, Niyete Gir

Beklentilerimiz… Gerçekleşirse mutluluk, gerçekleşmezse hayal kırıklığı! Yani hayalkırıklığını beklentinin...

Mobbing mi, Yönetim Hakkı mı? O İnce ve Hassas Çizgi

İşçi-işveren ilişkilerinde öyle bir alan var ki; orada ne...