Artık Gülerek İzlediğim Amerikan Aksiyon Filmleri

Tarih

Patlayan helikopterler, tek başına ülke kurtaran kas yığını adamlar, özgürlük adına yarım kıta yakan senaryolar… Bir zamanlar heyecanla izlediğim, kahramanlarına gıpta ettiğim birçok Amerikan aksiyon filmi artık bana absürt komedi gibi geliyor.
Gerçek hayatta Vietnam’da pirinç tarlalarında stratejik duvara toslayan, Afganistan’da yirmi yılın sonunda Taliban’a ülke teslim eden, Irak’a “kitle imha silahı” diye girip bölgeyi enkaza çeviren, sonra da İran gibi kadim bir ülkeye bodoslama girerek birkaç günde zafere ulaşma hayaliyle yüksek perdeden konuşan ama sonuç üretmekte zorlanan süper gücün, Hollywood’da dünyayı defalarca kurtarmasını ciddiye almak gün geçtikçe zorlaşıyor.
Trump döneminde İran’a yönelik sert söylemler, maksimum baskı politikaları, sosyal medyadaki gövde gösterileri… Perdede fragman güçlü: “Dünyaya diz çöktüren lider geliyor.” Oysa gerçek hayat Marvel senaryosu gibi işlemiyor.
İran dosyası; birkaç sert tweet, birkaç tehdit, birkaç askeri manevrayla çözülecek kadar basit değildi. Büyük söylemler, yüksek tansiyon, küresel gürültü… Sonuç ise birbirini tutmayan şizofrenik söylemlerin gölgesinde, zaferden uzak arapsaçına dönmüş bir Orta Doğu. Olan yine geleceği gittikçe flulaşan gariban insanlara oluyor.
Aman dikkat; yıllar sonra bir Amerikalının gelip İran’ı tek başına ele geçirdiği bir film görürseniz hiç şaşırmayın. Amerikan dış politikası; fragmanı çok şaşaalı lakin finali beklendiği kadar güçlü olmayan kült bir filmin senaryosunu hatırlatıyor. Gerçek hayatta çıkmaz sokakta debelenirken sinemada tek mermiyle medeniyet kurtarıyorsun. İşte tam burada hikâye aksiyon olmaktan çıkıp, ironik bir stand-up gösterisine dönüşüyor.
Rambo: First Blood II filminde, Vietnam’da tarihsel olarak tökezlemiş bir ülkenin, kaslarına anayasa yazılmış bir adamla ormana geri dönüp “aslında istersek kazanırdık” demesi; yenilgiyi protein tozuyla harmanlayıp seyirciye şifa niyetine içirmesinden öte bir mevzu değilmiş aslında. Vietnam sonrası çizilen süper güç imajına yapılan estetik botoks… Ama benim ayıkmam biraz zaman aldı. Haliyle yaş aldıkça insan sadece sahneyi değil, sahnenin sakladığını da görmeye başlıyor.
Uçaklara olan zaafım ve çocukluğumda pilot olma hayallerimin neticesinde defalarca seyrettiğim “efsane” film Top Gun. Jetler, güneş gözlükleri, testosteron, yüksek tempolu müzikler… Filmden çıkınca seyircinin ayakları yere basmıyor. Bilinçaltına ise muhteşem, kahraman, yenilmez “Amerikalı” imzası sessizce işleniyor.
Gerçek hayatta düşen itibar, sinemada suni merceklerle evriltilerek istenen şekilde hafızalara kazınıyor. Hain kuzunun, mazlum kurdun suyunu kirlettiği için gariban kurdun hastalanması ama son bir çabayla kuzuyu yiyerek ormanı onun zalimliğinden kurtarması hikâyesi bile daha gerçekçi değil mi?
Daha da ironik olanı ise Hollywood’un çoğu zaman Amerika’nın savaşlarını değil, Amerika’nın kendine anlattığı masalları güzellemeye çalışmasıdır: “Biz aslında çok iyiydik”, “Biz özgürlük götürdük”, “Bizim askerler birer kahramandı”, “Politikacılar yüzünden olmadı”… İşinize geldiği şekilde, kurumsal başarısızlığı bireysel kahramanlıkla cilalamak…
İş hayatında da buna benzer senaryolara sık sık rastlayabilirsiniz. Pazar kaybedilir, strateji çöker, marka düşer… Ama toplantıda hâlâ “ekibin inanılmaz özverisi” alkışlanır. Sonuç değişmez ama sunum etkileyicidir. Amerikan aksiyon sineması da dünyanın en pahalı PowerPoint sunumu gibidir.
Üstelik senaryolar hep birbirine benzerdir. Önce kriz çıkar, sonra giderek büyür. Sonra birden kurtarıcı bir Amerikalı geldiğinde dünyanın geri kalanı dekor olarak kurtarılmayı bekler. Dünya karmaşa ve felaketlerle boğuşmaktadır. Çözüm ise karizmatik Amerikalının dudaklarından dökülen o kısacık cümlededir: “Let’s do this.”
Oysa ne için savaştığını dahi bilmeyen ve bilse de anlamlandıramayacak askerlerle zafer kazanılmaz. Vietnam, Afganistan ve Irak bunu gösterdi. İran’da ise sert duruşun ve ahkâm kesmenin stratejik ustalık olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Amerika’da generallerin de dâhil olduğu birçok üst düzey yetkilinin istifası; olanları içlerine sindiremediklerinin, kendi içlerinde dahi hemfikir olmadıklarının bariz göstergesidir.
İşte bu yüzden artık birçok Amerikan aksiyon filminde gerilim değil, mizah görüyorum. Perde büyüdükçe gerçeklerle bağı kopmuş miyop senaristlerin hayalî hikâyelerinde yapımcıların egoları tatmin ediliyor. Uzun vadede ise tarihi gerçekler bunlar üzerinden manipüle edilmeye çalışılıyor. Kitap okumak yerine film seyreden bir nesli etkilemek için ne kadar etkin bir yöntem değil mi?
Perdede işgal edilen ülkenin hikâyesinden çok, işgal edenin duygusal rehabilitasyonunu izliyoruz. Asıl ironi de burada başlıyor. “Bu kadarını yazabilen, gerçekten iyi senaristmiş” dedirtiyor.
Amerikan aksiyon filmlerini hâlâ izliyorum. Ama artık nabzım yükselsin diye değil; gerçekle kurduğu yaratıcı mesafeye gülümsemek için. Eskiden kahramanlıkları görüyordum, artık muhteşem kurgu yönetimlerini… Yaş aldıkça patlamaları değil, propagandanın montaj kalitesini buruk bir gülümsemeyle izlerken aklımda deli sorular. 1969 yılında Aya gerçekten inildi mi yoksa bu da muazzam bir propagandamıydı? Milyonlarca Kızılderilinin katledilmesinin açıklamasını “Omlet yapmak için birkaç yumurta kırmak gerekir” diyerek yapabilen abiler bize neler yapmaz?
Bu ülkelerin başındakilerin dünyayı bezdiren, zayıfları amansızca ezip eziyet eden zihniyetini kara mizah bir film gibi bile seyretmeyi içimizin kaldıramadığı bu ızdıraplı günlerde, bu ikiliyi MFÖ’nün meşhur şarkısının sözleriyle selamlıyorum:
Peki peki anladık
Her şeyden sen anlarsın
Peki peki anladık
Her şeyi sen bilirsin
Sen neymişsin be abiiiiii…..

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

On Beş Yıldır Aynı Krizi Yaşıyoruz, Hâlâ Şaşırıyoruz

Bir ülkenin ekonomisi, çoğu zaman başka bir ülkenin nabzında...

Erdemler ile Şirket Yönetimi

Günümüzde şirket yönetiminde “erdem” kavramından söz etmek, ilk bakışta...

Mutluluğun Adresi: Beklentiden Çık, Niyete Gir

Beklentilerimiz… Gerçekleşirse mutluluk, gerçekleşmezse hayal kırıklığı! Yani hayalkırıklığını beklentinin...

Mobbing mi, Yönetim Hakkı mı? O İnce ve Hassas Çizgi

İşçi-işveren ilişkilerinde öyle bir alan var ki; orada ne...