Koltuk Var, Dolduran Var; Bir de Sadece Üzerinde Oturanlar

Tarih

Şöyle etrafınıza bir bakın. Toplantı masalarında, karar verici mercilerde, hatta mahalle esnafından uluslararası şirketlere kadar her yerde aynı manzara: Herkes her şeyi biliyor, ama kimse ne yaptığını gerçekten bilmiyor.
Günümüz iş dünyasının en büyük trajedisi, cehaletin özgüvenle tavan yaptığı anlarda yaşanıyor. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp derlerdi eskiden. Artık o da değişti; bilmemek artık bir erdem gibi pazarlanıyor, özgüvenle paketlenip önümüze konuyor.
Bazı Koltuklar Dar, Bazıları Bol
İş dünyasında, İnsan ve koltuk ilişkisi, tarihin hiçbir döneminde bu kadar komik ve bir o kadar acıklı bir hal almamıştı. Öyleleri var ki, altındaki makam koltuğu devasa bir stadyum gibi kalıyor üzerlerinde. Vizyonu üç santim, egosu üç metre. Koltuğun omuzlarına yüklediği sorumluluğu taşıyamayınca, boşluğu ses tonunu yükselterek, yabancı terimler savurarak veya “ben dedim oldu”culukla kapatmaya çalışıyorlar. Bunlar dar gelenler.
Bir de hak ettiği yere yılların birikimiyle gelmiş, o koltuğu doldurmaktan öte büyütenler var. Ama ne yazık ki sistem, bazen bu insanları harcamak için elinden geleni yapıyor. Çünkü etrafı saran “bilen görünümlüler”, gerçek bilenlerin sessiz ve emin adımlarından rahatsız oluyorlar. Bunlar da o koltuğa fazla gelenler, yani bol gelenler.
“Aslında Şöyle ki…” Diyorlar, Geri Kalanı Boş
Toplantılardaki en tehlikeli cümle “Aslında konu tam olarak öyle değil…”diye başlayanlar. Bunu söyleyen kişi, genellikle konunun ne olduğunu o saniyeye kadar ilk kez duymuştur. Ama inatla bir fikir beyan etmesi gerekir. Çünkü susarsa var olamayacağını bilir. Bilgi eksikliğini, en yüksek sesle konuşarak örtbas etme sanatı bu olsa gerek.
Doğru iş yapmak, artık işi gerçekten bilenlerin tekelinde değil ne yazık ki. “Mış” gibi yapmak, “yapar gibi görünmek”, projeleri PowerPoint slaytlarının rengarenk dünyasında harika göstermek ama işin mutfağına gelince ortadan kaybolmak yeni trendimiz. Aslında sistemi şöyle bir uzaktan izlediğinizde, ortada tersine dönen devasa bir çark olduğunu fark ediyorsunuz. Fabrikanın bacasını tüttüren, tarlayı süren, projeyi sırtlayan gerçek üreticiler; günün sonunda sistemin en dış çeperine doğru itiliyor. Neden mi? Çünkü o masadakilerin aksine, “mış gibi” yapmayı bilmiyorlar. Onların tek bildiği iş yapmak; oysa sistem artık işi değil, o işin paketini, rengini, PowerPoint slaytındaki havalı duruşunu ödüllendiriyor.
“Gri Alan” Siyaseti ve Sorumluluktan Kaçış
Liyakatsiz yöneticilerin en belirgin özellikleri, kriz anlarında buharlaşma yetenekleridir. İşler yolunda giderken tüm başarıyı sahiplenen bu profiller, aysbergin görünmeyen kısmına çarpıldığında derhal “gri alanlar” yaratırlar. Suçu alt kadrolara yıkmak, sorumluluğu başkasına devretmek ve “aslında benim anladığım bu değildi” demek onların ana karakter özellikleridir.
İşin en acı tarafı ise bu durumun zamanla kurumsal bir refleks haline gelmesidir. Toplantı masalarında üretkenlik değil, sorumluluktan kaçma sanatları yarıştırılır. Risk almayan, imza atarken eli titreyen ama iş raporlamaya gelince kelime sihirbazlığı yapan bu profil, kurumların enerjisini asalak gibi emer. Ortada ne bir strateji kalır ne de bir vizyon; geriye sadece “kim kimin kuyusunu kazdı” sorusu üzerine kurulmuş kısır bir iktidar mücadelesi kalır. Oysa gerçek başarı, unvanın arkasına saklanmak değil, rüzgâr tersine döndüğünde o dümeni güvenle tutabilme cesaretini gösterebilmektir.
Dilsiz Kalabalıklar ve Cesaretsiz Liderlik
Bu çarkın dönmesinin tek sebebi liyakatsizler değildir; onlara bu alanı açan sessiz çoğunluktur. Gerçekten işini yapan, üreten, ter döken ama “başım ağrımasın” diyerek köşesine çekilen uzmanlar, bu sistemin en büyük suç ortaklarına dönüşüyorlar.
Çünkü liyakatsizliğin normalleşmesi, yanlış kararların sürekli tekrarlanmasıyla bir süre sonra çalışanlarda “zaten kimse takmıyor” algısı yaratır ve kurumsal aidiyeti sıfırlar. Bu ortamda yaratıcılık doğrudan cezalandırılır; gerçek fikirler sunan, ezber bozan bireyler sistemin konfor alanını bozdukları için ya dışlanır ya da pasifize edilir. Sonuç olarak sadakat ve liyakat çatışmasında işini en iyi yapanın değil, “en çok boyun eğenin” ödüllendirildiği yapılar, en nihayetinde içten içe çürümeye mahkûm olur.
Sistem, işini iyi yapan insanları o kadar çok yorar ki, bir süre sonra nitelikli beyinler ya ülkeyi terk eder ya değerini bilecekleri farklı yapılara göç eder ya da kurumsal hayattan tamamen koparak kendi kabuklarına çekilirler. Geriye ise sadece sesini çok çıkaran ama içi tamamen boş bir yönetim kadrosu kalır.
Ne Yapmalı?
Geleceği yönetmekten bahsediyoruz ya hani; geleceği yönetmek istiyorsak önce bu “koltuğu dolduramayan liyakatsizlik” krizine bir dur demeliyiz. İşi bilene vermek, bilmeyenin de “bilmiyorum” diyebileceği o güvenli alanı yaratmak zorundayız.
Bunu başarabilmek için öncelikle başarıyı tanımlama biçimimizi kökten değiştirmeliyiz. Başarıyı toplantılarda “ne kadar çok konuştuğu” ya da PowerPoint slaytlarında “ne kadar iyi görünüm sunduğu” ile değil, somut, ölçülebilir ve kalıcı çıktılarla değerlendiren gerçekçi performans sistemlerine geçmeliyiz. Çünkü biçimin özü ezdiği yapılar, sadece günü kurtarır.
Bununla birlikte, şirketlerde hata yapmanın suç olmadığını, “bilmiyorum” demenin bir zayıflık değil aksine gerçek bir öğrenme adımı olarak kabul edildiği psikolojik güvenli kültürel bir zorunluluktur. İnsanların korkuyla mış gibi yapmadığı, fikirlerini özgürce masaya koyabildiği iklimler inşa etmeliyiz.
En önemlisi ise liyakati tavizsiz savunmaktır. Kayırmacılığa, akraba ve eş-dost atamalarına, kısacası sadakati liyakatin önüne koyan o zehirli zihniyete karşı kurumsal ahlakı koruma duvarları örmeliyiz.
Gelecek; mış gibi yapanların değil, mutfakta ter dökenlerin ellerinde şekillenecektir. Şimdi şapkamızı önümüze alıp düşünme vaktidir: Siz o masada sadece oturuyor musunuz, yoksa o koltuğa gerçekten bir değer katıyor musunuz?
Çünkü unutmayalım; makam insanı büyük yapmaz, insan makama değer katar. Eğer altındaki koltuk birine bol ya da dar geliyorsa, sorun koltukta değil, o koltuğa oturanın vizyon ölçeklerindedir.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Dijital Dönüşüm mü, Next-Gen mi? Dönüşümün Sınırında Duruyoruz

Bir kavramın ömrü bittiğinde, kimse cenazesine gitmez. Sessizce dolaptan...

Başkasının Deneyiminden Kurduğumuz Dünya: Kamuoyu İnsan, dünyayı gerçekten ne kadar biliyor?

Bu soruya ilk anda vereceğimiz cevap muhtemelen olduğumuzdan daha...

Şirketlerde İnsan Sevmeyen İK’cı Olabilir Mi?Dedim Olabilir…

Bu soruyu ilk okuduğunuzda içinizden "İnsan Kaynaklarında çalışan biri...

İşçiyi “Kadrolu” ve “Geçici” Diye Ayırmadan Önce Hukuka Bakalım

Sanayi işletmelerinde hayat her zaman aynı tempoda akmaz.Bir ay...