Başkasının Deneyiminden Kurduğumuz Dünya: Kamuoyu İnsan, dünyayı gerçekten ne kadar biliyor?

Tarih

Bu soruya ilk anda vereceğimiz cevap muhtemelen olduğumuzdan daha bilgili olduğumuzu düşündürecektir. Onlarca haber okuyor, görüntüler izliyor, yorumlar dinliyor, sosyal medyada binlerce insanın düşüncesine maruz kalıyoruz. Ekonomi hakkında konuşuyoruz, siyaset hakkında fikir yürütüyoruz, savaşlar hakkında hüküm veriyoruz, başka ülkelerde yaşanan olayları tartışıyoruz. Bir olayın iyi mi kötü mü, haklı mı haksız mı, gerçek mi manipülasyon mu olduğunu çoğu zaman birkaç dakika içinde kararlaştırabiliyoruz. Fakat, bütün bunların ne kadarı bizim kişisel bilgimizdir? Maalesef ki çok küçük bir bölümü.
İnsanın kendi gözleriyle gördüğü, kendi deneyimiyle sınadığı, bizzat yaşadığı hayat ile hakkında kanaat sahibi olduğu dünya arasında büyük bir mesafe vardır. İşte kamuoyu dediğimiz olgu, büyük ölçüde bu mesafenin üzerinde oluşur. Çünkü insan, bilmediği şeyler hakkında da fikir sahibi olmak zorundadır. Ve tam burada modern dünyanın en güçlü mekanizmalarından biri devreye girer: İkna.
Bir olay yaşanır. Fakat olayın kendisiyle bizim olay hakkındaki bilgimiz aynı şey değildir. Arada birileri vardır. Gazeteciler, televizyonlar, yorumcular, siyasi aktörler, kurumlar, sosyal medya hesapları, uzmanlar, reklamcılar ve giderek algoritmalar…Bize olayın kendisini değil, olayın bize gösterilmek istenen biçimini ulaştırırlar. Böylece “gerçek” ile “gerçeğin anlatımı” arasındaki fark giderek görünmez hale gelir. İnsan da çoğu zaman anlatılanı yaşanmış olanın kendisi sanır.
Olay ile olayın anlatılması aynı şey değildir
Bir trafik kazasını düşünelim. Kazayı gözümüzle gördüysek, olay hakkında birinci elden bilgimiz vardır. Ama görmediysek, gazeteden okuduğumuz haber artık kazanın kendisi değildir. Bir başkasının seçtiği bilgilerden oluşan bir anlatıdır. “İki araç çarpıştı” başka bir cümledir. “Sürücü aşırı hız nedeniyle faciaya yol açtı” başka. “Kavşaktaki ihmaller yeni bir felakete neden oldu” ise bambaşka bir çerçevedir. Belki olay aynıdır. Fakat zihnimizde oluşan anlam değişmiştir. İşte kamuoyu çoğu zaman tam burada üretilir. Çünkü insanlar yalnızca bilgiyle değil, bilginin nasıl düzenlendiğiyle de etkilenir. Hangi bilgi öne çıkarılmıştır? Hangisi başlığa taşınmıştır? Hangisi haberin sonunda bir cümle olarak geçmiştir? Hangi fotoğraf seçilmiştir? Kimin görüşüne yer verilmiştir? Kimin görüşü alınmamıştır? Soruların tamamı, kamuoyunun oluşumunda olayın kendisi kadar önemlidir.
Gazetecilik bu nedenle yalnızca “haber verme” faaliyeti değildir. Aynı zamanda bir seçme, sıralama ve anlamlandırma faaliyetidir. Bu durum gazetecilerin kötü niyetli olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, en dürüst gazetecinin bile sınırsız bir gerçekliği eksiksiz biçimde aktarması mümkün değildir. Her haber kaçınılmaz olarak bir seçimdir. Fakat sorun, seçimin görünmez hale gelmesidir. Okuyucu çoğu zaman kendisine sunulan anlatının, gerçeğin tamamı olduğunu düşünür. Kamuoyu biraz da “ödünç alınmış kanaatler” dünyasıdır. Kamuoyu kavramının ilginç tarafı şudur:
Bir insanın bir konuda güçlü bir kanaate sahip olması, o konuda güçlü bir bilgiye sahip olduğu anlamına gelmez. Hatta çoğu zaman tam tersidir. Bir insan hiç gitmediği bir ülkenin ekonomisi hakkında kesin hükümler verebilir. Hiç tanımadığı bir siyasetçi hakkında karakter analizi yapabilir. Hiç görmediği bir savaşın taraflarından birini kesinlikle haklı bulabilir. Hiç okumadığı bir kitap hakkında “kötü” diyebilir.
Peki bu kanaat nereden gelmiştir? Çoğu zaman başkasından. Yani kamuoyunun önemli bir bölümü, aslında ödünç alınmış kanaatlerden meydana gelir. Bunun ayıp bir tarafı yoktur. Çünkü modern toplumda her şeyi bizzat deneyimlemek mümkün değildir. Ekonomist değilsek ekonomiyi, bilim insanı değilsek bilimin bütün alanlarını, diplomat değilsek uluslararası ilişkileri kendi deneyimlerimizle öğrenemeyiz. Dolayısıyla başkalarının bilgisine ihtiyaç duyarız. Sorun başkasının bilgisine ihtiyaç duymamız değil. Sorun, başkasının yorumunu kendi bilgimiz sanmamızdır. Bir gazetecinin yorumunu okuruz. Bir uzmanın değerlendirmesini dinleriz. Bir politikacının açıklamasını izleriz. Sonra birkaç saat içinde bunların hepsi bizim “fikrimiz” haline gelir. İnsan zihni böyle çalışır. Bir düşünce yeterince tekrarlandığında tanıdık hale gelir. Tanıdık olan şey ise çoğu zaman doğruymuş gibi hissedilir. Gazetelerin gücü biraz da buradan gelir
Gazete hiçbir zaman yalnızca “olanı” anlatmaz. Bir gazete aynı zamanda okuyucusuna “neyin önemli olduğunu” söyler. Birinci sayfaya taşınan haber önemlidir. Onuncu sayfaya konulan haber daha az önemlidir. Manşet yapılan olay toplumun dikkatini toplar. Hiç haber yapılmayan olay ise kamuoyunun gündemine girmeyebilir. Bu, kamuoyu oluşturmanın en eski yöntemlerinden biridir. Bugün bu mekanizma daha da güçlenmiştir. Çünkü artık yalnızca gazeteler yoktur. Televizyon kanalları, haber siteleri, sosyal medya platformları ve yapay zekâ destekli içerik sistemleri de aynı seçimi yapmaktadır. Bir anlamda hepimiz görünmez bir editörün masasından geçen dünyaya bakıyoruz. Bize binlerce olay arasından bazıları gösteriliyor. Diğerleri görünmez kalıyor. Sonra biz de gördüğümüz dünyanın tamamı olduğunu düşünüyoruz.
En güçlü propaganda bazen yalan söylemez. Burada çok daha tehlikeli bir nokta vardır. İkna etmek için mutlaka yalan söylemek gerekmez. Bazen gerçeklerin yalnızca belirli bir bölümünü göstermek yeterlidir. Bir olayın doğru bilgilerini kullanarak tamamen farklı bir algı yaratabilirsiniz. Bir insanın söylediği doğru bir cümleyi bağlamından çıkararak onu başka bir anlamda kullanabilirsiniz. Bir ekonomik veriyi seçip diğerlerini göstermeyebilirsiniz. Bir görüntünün öncesini ve sonrasını yayınlamadan yalnızca birkaç saniyesini gösterebilirsiniz. Böylece ortada teknik olarak bir yalan olmayabilir. Ama ortaya çıkan gerçeklik, gerçeğin kendisinden oldukça farklı olabilir.
İşte modern iletişimin en sofistike tarafı budur. Yalan söylemek kaba bir yöntemdir. Gerçeği seçerek anlatmak ise çok daha incelikli bir yöntemdir. Çünkü insan karşısındaki bilginin doğru olduğunu gördüğünde, onun üzerinden kurulan bütün anlatının da doğru olduğunu varsayar. İnsan gördüğüne değil, onun içi hazırlanan çerçevelenmiş olana inanır Bir fotoğraf bin kelimeye bedeldir derler. Aslında bazen bir fotoğraf, bin kelimeden daha tehlikelidir. Çünkü görüntü bize “gerçeği gördüğümüz” hissini verir. Oysa fotoğraf da seçilmiştir. Kamera nereye çevrilmiştir? Neyi kadrajın içine almıştır? Neyi dışarıda bırakmıştır? Aynı kalabalık, bir açıdan coşkulu bir halk kitlesi gibi görünebilir; başka bir açıdan dağınık ve küçük bir grup gibi. Olay değişmemiştir. Değişen çerçevedir. Kamuoyu da çoğu zaman çerçeveler arasındaki mücadeleden doğar. Peki insan özgürce düşünüyor mu? Elbette düşünüyor. Fakat düşüncenin özgürlüğü ile düşüncenin hammaddesinin özgürlüğü aynı şey değildir.
Bir insan kendisine sunulan bilgiler arasında özgürce seçim yapabilir. Fakat kendisine hangi bilgilerin sunulduğunu kontrol edemiyorsa, özgürlüğü daha baştan belirli sınırlar içinde kalır. Bu nedenle modern insanın en büyük yanılgılarından biri şudur: “Ben kendi fikrimi oluşturuyorum. “Evet. Ama o fikri oluştururken kullandığın malzemenin ne kadarını sen seçtin? İşte asıl soru budur. Kamuoyu neden bu kadar kolay yönlendirilebilir? Çünkü insan belirsizlikten hoşlanmaz. Bir olay karşısında “Bilmiyorum” demek zihinsel olarak rahatsız edicidir. “Bu konuda yeterli bilgim yok.” “Henüz karar vermek için erken.” “İki tarafı da dinlemek gerekir.” “Gerçekte ne olduğunu bilmiyorum. “Bunlar olgun düşüncenin cümleleridir. Fakat toplum çoğu zaman bu cümlelerden hoşlanmaz. Bizden taraf olmamız beklenir. Birini sevmemiz veya nefret etmemiz istenir. Bir olay hakkında hemen hüküm vermemiz beklenir. Çünkü kararsız insan yönetilmesi zor insandır; fakat hazır kanaate sahip insan çok daha kolay yönlendirilir. Bu nedenle modern iletişim düzeni bize yalnızca bilgi vermekle kalmaz.
Bize çoğu zaman ne düşüneceğimizi değilse bile, ne hakkında ve nasıl düşüneceğimizi de öğretir. Asıl özgürlük “fikrim var” diyebilmek değildir Asıl özgürlük, gerektiğinde fikrinden vazgeçebilmektir. Çünkü kamuoyunun en büyük tuzağı, insanın kendi düşüncesine aşık olmasıdır. Bir görüşü savunmaya başladığımızda artık yalnızca gerçeği aramayız. Kendi pozisyonumuzu savunacak kanıtları aramaya başlarız. Böylece haber okumak bile bir tür mühimmat toplama faaliyetine dönüşür. Karşı tarafın söylediği doğruyu görmeyiz. Bizim tarafımızın hatasını görmeyiz. Çünkü artık amacımız gerçeği bulmak değil, haklı çıkmaktır. Oysa gerçek, çoğu zaman taraf tutmaz. Belki de biraz daha az “biliyorum” demeliyiz Günümüz insanının en büyük entelektüel problemi bilgi eksikliği değil, bilgi fazlalığı içinde yaşadığı yanılgıdır.
Çok şey görüyor, okuyor, dinliyoruz. Ama bunların ne kadarını gerçekten biliyoruz? Kendi hayatımızdan başlayalım. Ailemizi gerçekten biliyor muyuz? Çalıştığımız insanları? Yaşadığımız şehri? Komşumuzu? Hatta kendimizi? Bunları bile tam olarak bilmek zorken, dünyanın öteki ucunda yaşanan bir olay hakkında birkaç haberden sonra kesin hüküm vermemiz oldukça ilginçtir. Belki modern insanın ihtiyacı daha fazla haber değil, daha fazla şüpheciliktir. Şüphe etmek her şeyi reddetmek değildir. Şüphe etmek, bilgiyi hemen kanaate dönüştürmemektir. Bir haber okuduğumuzda “Bu doğru mu?” kadar “Bu neden böyle anlatılıyor?” diye de sorabilmektir “Ne söylendi?” kadar “Ne söylenmedi?” sorusunu da sorabilmektir. Çünkü kamuoyunu yalnızca söylenenler değil, söylenmeyenler de oluşturur.
Sözün özü kamuoyu dediğimiz şey, toplumun bütün bireylerinin bağımsız olarak vardığı düşüncelerin mucizevi toplamı değildir. Çoğu zaman insanların sınırlı kişisel deneyimleri ile kendilerine dışarıdan aktarılan bilgiler arasında kurulmuş devasa bir ağdır. Bu ağın içinde gerçek de vardır, yorum da. Bilgi de vardır, propaganda da. İyi niyet de vardır, çıkar da. Tesadüf de vardır, planlama da. Ve bütün bunların sonunda insan kendisine ait olduğunu düşündüğü bir kanaate ulaşır. Belki de bu yüzden, modern insanın kendisine zaman zaman şu soruyu sorması gerekiyor:
“Bu gerçekten benim düşüncem mi, yoksa bana iyi anlatıldığı için benim düşüncem haline gelen bir düşünce mi?”
Bu soru basit görünür. Ama insanın zihinsel özgürlüğü belki de tam burada başlar. Çünkü özgür düşünmek, her konuda kendi fikrini üretmek değildir. Özgür düşünmek, gerektiğinde “Bilmiyorum” diyebilmektir. Ve belki de en büyük özgürlük, herkesin çok emin olduğu bir anda, insanın kendi kendine sessizce şunu söyleyebilmesidir:
“Bir dakika… Gerçekten ne olduğunu biliyor muyum?”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Dijital Dönüşüm mü, Next-Gen mi? Dönüşümün Sınırında Duruyoruz

Bir kavramın ömrü bittiğinde, kimse cenazesine gitmez. Sessizce dolaptan...

Şirketlerde İnsan Sevmeyen İK’cı Olabilir Mi?Dedim Olabilir…

Bu soruyu ilk okuduğunuzda içinizden "İnsan Kaynaklarında çalışan biri...

İşçiyi “Kadrolu” ve “Geçici” Diye Ayırmadan Önce Hukuka Bakalım

Sanayi işletmelerinde hayat her zaman aynı tempoda akmaz.Bir ay...

Koltuk Var, Dolduran Var; Bir de Sadece Üzerinde Oturanlar

Şöyle etrafınıza bir bakın. Toplantı masalarında, karar verici mercilerde,...