Modern İnsanın Görünmez Kampında-Anlam…

Tarih

“İnsanın elinden her şey alınabilir; ancak bir şey hariç: İnsanın, karşılaştığı koşullar karşısında tutumunu seçme özgürlüğü.”
Bu cümle, psikiyatr ve yazar Viktor E. Frankl’ın düşünce dünyasının özüdür. Onun şu sarsıcı tespiti sanırım bugünün insanının yüzüne daha da sert çarpıyor.
“İnsanın inanılmayacak kadar çıplak kalmış yaşamı haricinde aslında kaybedilecek hiçbir şeyi yoktur.”
Bu söz, ilk bakışta karamsar bir teslimiyet gibi görünüyor. Oysa Frankl’ın hayatına ve eserlerine yakından baktığımızda bunun bir çöküş değil, bir diriliş cümlesi olduğunu anlıyoruz.
Frankl, Nazi toplama kamplarında – başta Auschwitz olmak üzere – ailesini, mesleğini, kimliğini, geleceğini kaybetmiş bir insanken elinde kalan tek şey, kelimenin tam anlamıyla “çıplak bir yaşam”dı. Fakat o çıplaklık içinde keşfettiği şey, insanın en derin gücüydü: Anlam.
Modern insanın görünmez kampı, bugünün insanı Auschwitz’de değil. Ama başka kamplarda yaşıyor: performans kampı, tüketim kampı, beğeni kampı, statü kampı. Fiziksel zincirler yok belki, fakat görünmez bağlar var. Sosyal medyada alkış alamadığında, yatırım hedefi tutmadığında, kariyer basamağı geciktiğinde kendini değersiz hisseden milyonlarca insan var.
Frankl’ın en bilinen eseri olan “İnsanın Anlam Arayışı” , tam da bu noktada günümüze ayna tutuyor.. Frankl, kamplarda hayatta kalma oranlarının fiziksel güçten çok “gelecekte yapacağı bir işe, göreceği bir sevdiğine ya da tamamlayacağı bir misyona tutunanlarda” daha yüksek olduğunu anlatıyor.
Anlam, biyolojimizi bile etkileyen önemli bir güç. Modern insanın sorunu da açlık değil; anlam kıtlığı.
Kaybettiklerimiz ve var sandıklarımız .
Frankl’ın söylediği “kaybedilecek hiçbir şey yoktur” cümlesi, aslında şunu ima ediyor: Biz kayıp dediğimiz şeyleri, kimliğimizin merkezine fazlasıyla yerleştirmiş durumdayız. Ev? Araba? Unvan? Takipçi sayısı? Yatırım portföyü? Bunların hepsi kaybedilebilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. 1929 Buhranı’nda servetler bir günde eridi. Savaşlarda şehirler yok oldu. Depremler, krizler, darbeler, pandemiler… İnsanlığın hafızası, “güvendiğimiz şeylerin ne kadar geçici olduğunun” kronolojisi aslında.
Frankl’a göre insanın temel motivasyonu haz (Freud’un iddia ettiği gibi) ya da güç (Adler’in savunduğu gibi) değil, “anlam” dır. Haz gelir geçer. Güç el değiştirir. Ama anlam, insanın içsel bir pusulasıdır.
Frankl, modern çağın en büyük problemini/salgınını “varoluş boşluğu” olarak tanımlıyor. Bu boşluk; depresyonun, bağımlılıkların, anlamsız şiddetin ve tükenmişliğin arka planında sessizce duruyor. Bugün dünyanın en gelişmiş ülkelerinde dahi antidepresan kullanımı artıyor. Çalışanlar tükenmişlik sendromundan muzdarip. Gençler “neden yaşıyorum?” sorusunu soruyor ama cevap bulamıyor.
Oysa Frankl’a göre insan, her koşulda anlam bulabilir. Hatta en ağır koşullarda bile.
Bana göre bu iddiası romantik değildir. Aksine, en sert şekilde yaşanılan gerçekliğin içinden doğmuştur. Auschwitz’de bir mahkûm, çamurun içinde çalışırken bile gökyüzündeki gün batımında bir anlam yakalamış ,bir diğeri, sevdiğinin hayalini zihninde canlı tutarak hayata tutunmuştur.
Anlam, dış koşullardan çok, insanın verdiği cevaptadır.
Frankl’ın en çarpıcı vurgusu, insanın elinden her şey alınsa bile “tutumunu seçme özgürlüğünün” alınamayacağıdır. Bu, insan onurunun son kalesidir.Günümüz insanı çoğu zaman özgürlüğü seçenek bolluğuyla karıştırıyor. Onlarca dizi platformu, yüzlerce kariyer alternatifi, binlerce ürün… Ama seçenek bolluğu, anlam bolluğu demek değildir. Asıl özgürlük, başımıza geleni seçemediğimizde bile vereceğimiz tepkiyi seçebilmemizdir. İşini kaybetmek bizim seçimimiz olmayabilir. Ama bu kaybı bir yıkım mı yoksa bir yeniden yapılanma fırsatı mı olarak göreceğimiz, bizim seçimimizdir. Hastalık, kriz, iflas… Hepsi dışsal olabilir. Ama bunlara yükleyeceğimiz anlam, içseldir.
Frankl’a göre insan üç yoldan anlam bulabilir:
1.Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak.
2.Bir şeyi ya da birini severek.
3.Kaçınılmaz acıya karşı takındığı tutumla.
Bu üçüncü yol, belki de en zor ama en derin olandır. Çünkü burada anlam, başarıdan değil; direnişten doğar.
Çıplak yaşamın gücü
“Çıplak yaşam” ifadesi ürkütücüdür. İnsan süsleri, konforu, güvenliği sever. Ama belki de tam da bu süsler, bizi özden uzaklaştırır. Frankl’ın kamplarda gözlemlediği bir gerçek vardı: Her şeyini kaybetmiş bazı insanlar, insanlıklarını kaybetmediler. Son ekmek parçasını paylaşanlar oldu. Başkasına moral vermek için son enerjisini kullananlar oldu. Demek ki insan, çıplak kaldığında bile değer üretebilir. Bugün kriz yaşayan bir iş insanı, tüm finansal varlığını kaybettiğinde “ben bittim” diyebiliyor. Oysa belki de ilk kez, rolünden arınmış saf insan olarak kalmıştır. Unvan gitmiştir ama karakter kalmıştır. Para gitmiştir ama seçim hakkı kalmıştır.
Frankl’ın perspektifinden bakarsak, asıl soru şudur: Kaybettiklerimiz mi bizi tanımlar, yoksa kaybettikten sonra verdiğimiz cevap mı?
Anlam ve sorumluluk
Frankl, özgürlüğü sorumluluktan ayırmaz. Hatta Amerika’ya, Özgürlük Heykeli’nin karşısına bir de “Sorumluluk Heykeli” dikilmesi gerektiğini söyler. Çünkü özgürlük, sorumlulukla dengelenmezse boşluk üretir.
Bugün genç kuşaklar özgürlük talep ediyor; bu çok kıymetli. Fakat özgürlüğün yanına “anlamlı bir sorumluluk” koyamadığımızda, içsel boşluk büyüyor.
Anlam, çoğu zaman kendimizden daha büyük bir şeye hizmet ettiğimizde ortaya çıkıyor. Bir çocuk yetiştirmek, bir şirket kurmak, bir sosyal sorunu çözmeye çalışmak, bir sanat eseri üretmek… Bunların hepsi aslında bireyin ötesine taşan sorumluluk alanları..Frankl ,“hayattan ne bekliyorsun?” diye sormuyor. “Hayat senden ne bekliyor?” diye soruyor. Ve bu soru, merkezimizi değiştiriyor.
Bugün ekonomik dalgalanmalar, jeopolitik krizler, teknolojik dönüşümler arasında savrulan bir dünyadayız. Yapay zekâ işimizi elimizden alır mı? Yatırımlarımız erir mi? Sağlığımız bozulur mu? İşte bu noktada Frankl’ın cevabı sert ama berraktır: Bunların hepsi olabilir. Ama sen, yine de tutumunu seçebilirsin.
Anlam arayışı lüks değildir; varoluşsal bir ihtiyaçtır. Eğer anlamı dış koşullara bağlarsak, her kriz bizi çökertir. Ama anlamı değerlerimize, tutumumuza ve sorumluluğumuza bağlarsak; çıplak kaldığımızda bile ayakta kalabiliriz. Belki de bugünün insanı için en radikal soru şudur: Eğer yarın her şeyimi kaybedersem, geriye ne kalır? Eğer cevap “hiçbir şey” ise, kimliğimizi yanlış yere inşa etmişiz demektir. Eğer cevap “değerlerim, seçimlerim ve karakterim” ise, Frankl’ın dediği gibi, aslında kaybedecek çok az şeyimiz var demektir.
Viktor E. Frankl bize konfor vaat etmiyor. Aksine, acının kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Ama acının anlamsız olmak zorunda olmadığını da ekliyor.
“Çıplak yaşam” korkutucu olabilir. Fakat o çıplaklığın içinde, insanın en saf gücü saklıdır: anlam verme gücü.
Bugün belki yatırım tablolarına, kariyer planlarına, sosyal statüye fazla bakıyoruz. Oysa Frankl’ın Auschwitz’den çıkardığı ders, çok daha yalın: İnsan, her şeyini kaybettiğinde bile insan kalma özgürlüğüne sahiptir.
Ve belki de asıl zenginlik budur.
Kaynakça
•İnsanın Anlam Arayışı – Viktor E. Frankl, -Okuyan Us Yayınevi

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Ölçüm Paradoksu: Performansın İstatistiki Ölümü ve Stratejik Doğuşu

Geleneksel yönetim pratiklerinin kutsal kasesi sayılan "Ölçemediğini yönetemezsin" mottosu,...

Güvenlik Duygusu Sarsıldığında: Çocuklar, Kaygı ve Sessizleşen Zihinler

Bir trajedinin ardından psikolojik güvenlik ve safeguarding üzerineSon günlerde...

Müşteri Sadakati: Sayıların ÖtesindeBir Bağ Kurmak (Bölüm 1)

"Yeni birini kazanmak için harcadığınız enerji, elinizdekini korumak için...

Belirsizliklerin adı ne ara “yeni normal” oldu?

Hemen her alanda bir şeylerin netleşeceği beklentisi, günümüzün en...