Hayatın insana kurduğu en eski oyunlardan biridir bu…Tam “Ben artık ne istediğimi biliyorum” dediğiniz anda, evren bir kahkaha atar ve önünüze tam tersini koyar. Başarı mı istiyorsunuz? Buyurun, bolca başarısızlık. Aşk mı arıyorsunuz? Alın size yanlış insanlar koleksiyonu. Huzur mu istiyorsunuz? Sabah 08.00’de abi sana acil bir şey sormam lazım telefonu. İnsan bir noktadan sonra ister istemez düşünüyor: “Hayat benimle özel olarak mı uğraşıyor?”
Üstelik işin en sinir bozucu kısmı şudur: Başka insanların hayatı uzaktan hep daha kolay görünür. Sosyal medya dediğimiz cangıl zaten bu yanılsamanın Disneyland’idir. Herkes kahve köpüğü kadar huzurlu, Bali kadar spiritüel, İsviçre bankası kadar güvenli görünür. Bir tek siz gece tavana bakıp “Ben hayatın hangi ara test sürümüne düştüm? Ne lan bu” diye düşünüyormuşsunuz gibi gelir.
Ama gerçek hayat biraz farklıdır çünkü insan genellikle en çok değer verdiği yerden sınanır. Bu neredeyse değişmeyen bir kuraldır. Güç isteyen güçsüzlüğü tanır. Güven arayan ihanetle karşılaşır. Başarı isteyen defalarca düşer. Sabır isteyen canım karım (!) trafikle tanıştırılır. Hatta bazen benim gibi insanların maneviyat arayışı bile internet bağlantısının en yavaş olduğu günlere denk gelir, aradığını orada da bulamazsın. Hayatın mizah anlayışı kabul etmek istemesek de biraz serttir ve galiba bunun da önemli bir nedeni var. İnsan denilen akıl bahşedilen yaratım istediği şeyin romantik fikrine âşıktır; bedeline değil.
Herkes zirveyi hayal eder ama kimse tırmanışı sevmez. İnsanlar sonucu alkışlar, süreci değil. Neler çektiğin hep senin derdindir. Bir şirket/fabrika sahibi olmak kulağa harika gelir ama kimse gece üçte hesap kitap yaparken, ya da gece yarısı fabrikada dökülmesi gereken zemin betonunu bizzat kendi gözleri ile izlemesi gerektiği için yataktan kalkıp pijamasını çıkarmayı unutup oraya giden ve stres içinde yaşayan adamın (!) mide yanmasını konuşmaz.
Güzel bir ilişki herkesin hoşuna gider ama kimse iletişim kurmanın, anlamaya çalışmanın, susmanın, bazen geri çekilmenin ne kadar zor olduğunu anlatmaz. Oysa hayat tam da burada devreye girer ve şöyle der; “İstediğin şeyi sana vermeden önce, onu taşıyabilecek biri olup olmadığını göreceğim.”
İnsan çoğu zaman bunu anlamıyor ya da anlamak işimize gelmiyor. Gençlikte biraz “Ben farklıyım” hastalığıdır bu. Herkes trafik var der, siz navigasyonun size özel boş yol göstereceğine inanırsınız. Herkes ilişkilerin zor olduğunu söyler, siz “Ama bizimki başka” dersiniz. Herkes iş hayatının yorucu olduğunu anlatır, siz motivasyon videosu izleyip dünyayı değiştirmeye gidersiniz. Sonra ertesi gün gelir. Hayat insana çoğu şeyi o ertesi günde öğretir. Çünkü gerçek hayat kişisel gelişim kitapları kadar dramatik müzik eşliğinde ilerlemez.
Daha çok internet kesintisi, yanlış anlaşılmalar, ertelenen ödemeler, cevapsız mesajlar ve “Bunu da mı ben halledeceğim? yine mi ya yeter bıktım artık bu şanssızlıktan’’ cümleleriyle ilerler hayat. Tam da bu yüzden öğreticidir hayat. Siz bakmayın astroloji bildiğini söyleyip gezegenlerin sizin için dizildiğini söyleyenlere çünkü bizim eksenimizde dönmez dünya. Hatta çoğu zaman umurunda bile olmayız. İnsan konfor alanında gelişmez karpuz gibi değildir özetle. Kas nasıl ağırlık altında gelişiyorsa, karakter de baskı altında şekillenir. Kimse sakin denizde kaptan olduğunu iddia etmesin. Fırtına insanı korkutur ama aynı zamanda yön duygusu kazandırır.
İlginç olan şu ki, insan çoğu zaman geçmişte en çok kırıldığı yerlerden güçlenir. Bugün çok güçlü görünen birçok insanın geçmişine baktığınızda, genellikle büyük bir hayal kırıklığı görürsünüz. Çünkü hayat bazen insanı inşa etmek için önce dağıtır. Bir binayı yeniden yapmak için eski duvarların yıkılması gerektiği gibi…
Tabii benim gibi çoğu insan için bunu yaşarken anlamak pek mümkün olmuyor. İnsan acının içindeyken felsefe değil, çözüm arıyor. Kimse zor bir dönemin ortasında “Bu deneyim beni olgunlaştırıyor” diyerek meditasyon yapmıyor. Genellikle yapılan şey daha çok kahve içmek, tavana bakmak ve “Ben hangi ara bu noktaya geldim?” diye düşünmek oluyor.
Ama zaman garip bir editördür. Yaşananları sonradan düzenler.
Önce beğenmeseniz de bir şeylerin yazılması kayda girmesi gerekiyor.
O gün lanet gibi görünen bazı olaylar, yıllar sonra dönüp bakınca hayatın yönünü değiştiren kırılma anları haline gelir. İnsan bunu yaşarken anlayamaz çünkü hayat ileri doğru yaşanır ama geriye doğru anlaşılır. Belki de bu yüzden insanlar yaş aldıkça ve erdemleri oturdukça daha sakin oluyor yoksa hırsla bürünmüş ceberrut bir yaşlı siyasiye dönüşme ihtimali oldukça yüksek görünüyor.
O erdemli insanlar artık her şeyin hemen olmasının gerekmediğini öğrenirler. Gençken her gecikme felaket gibi gelir. Otuzundan sonra kargosu geç gelen insan bile “Demek ki bugün de buna sinirleniyoruz” diyerek devam eder. Olgunluk biraz budur zaten. Hayatla özellikle kendinle kavga etmeyi bırakmak. Ya da en azından kavga etmemeyi öğrenmeye çalışmak.
Çünkü insan bir noktadan sonra şunu fark eder: Hayat aslında ona karşı değildir. Sadece o da diğerlerinden farklı olmadan benzer şeyleri yaşıyor ve deneyimliyordur.
Birçok insanın düştüğü en büyük hata da budur aslında. Sürekli “Neden ben?” diye sormak. Oysa belki doğru soru şudur: “Bu yaşadığım bana ne öğretmeye çalışıyor?”
Çünkü bazen kaybetmek yön değişikliğidir. Bazen gecikme korunmaktır. Bazen biten bir ilişki ceza değil, yanlış bir hikâyeden çıkıştır. İnsan bunu hemen kabul edemez tabii. Acının ilk refleksi anlam aramak değil, itiraz etmektir. Ama zamanla anlıyoruz ki hayatın bazı kapıları kapanmasa, yanlış odalarda yanlış insanlarla yaşamaya devam edecektik. İnsan en çok da kontrol edemediği şeylerle sınanıyor zaten. Çünkü kontrol hissi egonun en sevdiği oyuncaktır. Plan yapıyoruz. Tarih belirliyoruz. Hedef koyuyoruz. Bekliyoruz, bekliyoruz beklenti içinde yaşamaya devam ediyoruz. Sonra hayat geliyor ve bütün planı tek mesajla bozabiliyor. İşte tam orada insanın gerçek karakteri ortaya çıkıyor. Çünkü mesele her şey yolundayken iyi olmak değil; işler karıştığında kim olduğundur. Ve galiba hayatın esas sınavı da burada başlıyor.
Başarı aslında sadece para kazanmak değildir. Bazen moralin bozukken ayağa kalkabilmektir. Bazen kimsenin görmediği yerde dürüst kalabilmektir. Bazen kırıldığın halde kötüleşmemektir. Çünkü insanın gerçek kalitesi, şartlar bozulduğunda ortaya çıkar.
Bu yüzden bazı insanlar yaşadıkları zorluklardan sonra daha sert olurken, bazıları daha derin oluyor. Acı herkesi değiştirmez; içerde ne varsa onu büyütür. Kimisi kırılınca etrafını kırar. Kimisi kırılınca insanları daha iyi anlar. Belki de bütün mesele budur. Hayat bizi istediğimiz şeylerden mahrum bırakmıyor aslında; o şeyleri taşıyabilecek hale getirmeye çalışıyor. Çünkü hazır olmadan gelen başarı insanı kibirli yapabilir. Hazır olmadan gelen güç insanı zalim yapabilir. Hazır olmadan gelen aşk insanı bağımlı yapabilir.
Hayat bazen vermeyerek korur, bunu kabul etmek kolay olmasa da. İnsan beklemeyi sevmez. Modern dünya zaten sabırsızlık üzerine kurulu. Yemek iki dakikada geliyor, film beş saniyede açılıyor, insanlar ilişkileri bile hızlı tüketiyor. Böyle bir çağda hayatın “Biraz olgunlaşmanı bekleyeceğiz” demesi sinir bozucu geliyor ama gerçek dönüşümün kısa yolu maalesef yok. Hiçbir ağaç bir gecede büyümüyor. Hiçbir karakter bir hafta sonunda oluşmuyor. İnsan zamanla derinleşiyor ve galiba hayatın en ironik tarafı da şu:
Peşinden koştuğumuz şeylere ulaştığımızda bile aslında en değerli kazancın o şey olmadığını fark ediyoruz.
Başarıya ulaşıyorsunuz, ama sizi değiştiren şeyin başarı değil mücadele olduğunu anlıyorsunuz. Güzel bir ilişki kuruyorsunuz ama asıl değerli olanın sevilmekten çok sevebilmeyi öğrenmek olduğunu görüyorsunuz.
İnsan olarak sonunda belki de (!) şunu fark ediyoruz: Asıl ödül sonuç değil yolda dönüşen kişiymiş. Dönüştük mü? Daha değil. Belki de bu yüzden hayat bizi en çok arzuladığımız yerlerden sınıyor. İnsan olarak bizler ancak gerçekten önemsediğimiz şey uğruna değişmeye razı/mecbur oluyoruz. Belki de bütün mesele şu cümlede saklı: Hayat bize tüm istediklerimizi hemen hemen hiç vermiyor ya da kısmen veriyor ve her zaman önce o şeyleri hak edecek bir ruh inşa etmeye zorluyor.
Peşinde koştuğunuz her şey bir sınav mı?
Tarih
