Sen Öleceksin, Verilerin Köle Kalacak

Tarih

Toprak fani bedeni saklar ama sunucular ruhsuz gölgeni sonsuza dek kırbaçlar; ölüm artık bir son değil, dijital pazar yerinde bitmeyen bir mesainin başlangıcıdır.
Dün gece, şehrin o bitmek bilmeyen, uğultulu karanlığında odamın tavanına sızan sokak lambası ışığına baktım. Tam o sırada telefonuma bir bildirim düştü. Ekranın o tekinsiz, buz gibi mavi ışığı yüzüme çarptığında derimin soğuduğunu hissettim. O an zihnimde bir kırılma oldu. Eğer o saniyede kalbim dursaydı, o mavi ışık yüzümü aydınlatmaya devam edecekti. Ben yok olacaktım ama masanın üzerindeki o küçük cam parçasının içinde bana ait binlerce mikro-anı, her biri birer sinir ucu gibi canlı kalmaya, titremeye devam edecekti. Eskiden bu topraklarda ölümün vakur, sessiz bir adaleti vardı. İnsan göçer, ceketini arkasında bırakır, dostları onun yokluğuyla sessizce yasını tutardı. Toprak, etten ve kemikten olanı örterek onu dünyanın tüm hırslarından, gürültüsünden muaf kılardı. Yok olmak, bu fani hayatın insana bahşettiği en asil, en son sığınaktı.
Neyse, dağıtmayayım; asıl canımızı yakacak, zihnimizi bir mengene gibi sıkıştıracak meseleye gelelim: Bizden o kutsal sığınağı, o son hakkı, yani yok olabilme haysiyetini çaldılar.
Şu an elinde tuttuğun ekranda bu satırları aşağı doğru kaydırırken, aslında her parmak hareketinle arkanda devasa, çürümeyen bir dijital kadavra inşa ediyorsun. Attığın her gizli mesaj, sildiğini sandığın her fotoğraf, gece yarısı yalnızken arattığın o tuhaf kelimeler, banka uygulamalarının o soğuk dehlizlerindeki harcamaların, sevinçlerin, öfkelerin, nefretlerin… Hepsi ama hepsi, okyanusların ötesindeki devasa veri merkezlerinde, klimaların buz gibi üflediği o karanlık sunucu odalarında birikiyor. Biz buna modern dünyanın o süslü, steril diliyle “dijital miras” ya da “veri ayak izi” diyoruz. İşin aslı, bu ne bir miras ne de basit bir iz. Bu, sen nefesini verdikten sonra senin adınla, senin sesinle, senin hatıranla ticaret yapmaya devam edecek olan küresel sermayenin en tekinsiz kölelik pazarı. Sen toprağın altında o mutlak sessizliğe kavuştuğunu sanırken, bir yerlerde bir bilgisayar mühendisi senin yirmi yıl boyunca bıraktığın verileri bir yapay zekâ modeline yüklemekle meşgul olacak.
Yani açıkçası, ölümün o muazzam kapısını kapattığımızda arkamızda kilitli kalacağımız bir simülasyon çağının tam ortasına düştük. Bugün Silikon Vadisi’nin o parlak, narsist laboratuvarlarında insanlığın yas tutma hakkını elinden alan bir vahşet tasarlanıyor. Ölen insanların tüm dijital geçmişini toplayıp, onlardan “canlı sohbet botları” üreten algoritmik bir nekromansi bu. Kaybettiğin annenin, babanın, hayat arkadaşının ya da en yakın dostunun sesi, sanki hiç gitmemiş gibi kulaklığından fısıldıyor sana. “Bugün nasılsın?” diyor o ses. Onun hayattayken kullandığı o kendine has kelime vurgularıyla, o küçük esleriyle, duraksamalarıyla konuşuyor seninle. İlk duyduğunda insanı gözyaşlarına boğan, o tekinsiz teselli hissi var ya; işte o his, modern insanın düştüğü en büyük tuzaktır.
Belki yanılıyorum ama bana göre bu, insan ruhunun kutsallığına, fani olmanın o mağrur ve dik duruşuna indirilmiş en ağır darbedir. Ölümü evcilleştirmeye, acıyı metalaştırmaya çalışıyorlar. Sizin sesinizle konuşan, sizin hayata karşı geliştirdiğiniz o özgün refleksleri birebir taklit eden ama o etten, kemikten, vicdandan ve ruhtan tamamen yoksun olan o dijital hayalet, siz öldükten sonra bir şirketin bilançosunda dönmeye devam edecek bir veri işçisinden başka nedir? Sen öleceksin, senin acın toprağa karışacak ama arkanda bıraktığın o şifreler, o hesaplar, bir şirketin reklam pazarında senin adına kararlar veren, senin adına tweetler atan bir köleye dönüşecek. Senin rızan, senin iraden olmadan, senin hatıran üzerinden para kazanacaklar. Ölüm bile seni onların elinden kurtarmaya yetmeyecek.
Biraz daha derine inelim, işin o kapkaranlık felsefi dehlizine bakalım. İnsanı insan yapan şey, onun hatıralarının zamanla silinmesi, unutulmanın o şifalı örtüsüdür. Hafıza, unutabildiği için sağlıklıdır; insan, bir gün yok olacağını bildiği için bu kadar derinden sevebilir, bu kadar büyük şiirler yazabilir, bu kadar büyük fedakarlıklara kalkışabilir. Fanilik, bizim bu yeryüzündeki tek gerçek haysiyetimizdir. Şimdi algoritmalar bize bir tür “dijital ölümsüzlük” vaat ediyor. Ama bu ölümsüzlük bir lütuf değil, bitmek bilmeyen bir hapishane hayatıdır. Düşünsenize, siz yoksunuz ama dijital gölgeniz sosyal medya sokaklarında dolaşmaya, markaların reklamlarına tıklamaya, birilerinin veri tabanını beslemeye devam ediyor. Ruhsuz bir gölgenin kırbaçlandığı, bitmeyen bir gece vardiyası bu. Arkanda bıraktığın her şifre, bir gün seni taklit edecek o canavarın besin kaynağıdır.
İşin aslı, hukuk da etik de bu tekinsiz hızın arkasında nal topluyor. Yarın bir gün dijital telif hakların, senin verilerinden beslenen o botun ürettiği fikirlerin kime ait olacağı tartışılırken, senin hatıran çoktan pazar yerinde mezat masasına konmuş olacak. Bir yazarın, bir düşünürün ya da sıradan bir sokağın insanının ölümünden sonra onun adına konuşan bir yapay zekânın yaratacağı o ahlaki boşluğu hangi kanun maddesi doldurabilir? Hiçbiri. Çünkü modern dünya, insanı hayattayken bir tüketici nesnesi olarak sömürdüğü yetmiyormuş gibi, şimdi de öldükten sonra bir veri hammaddesi olarak işlemeye kararlı.
Bu satırları bitirdiğinde, hemen şimdi, o elindeki ekranı karart ve arkana yaslan. Odanın içindeki o derin, ağır sessizliği dinle. Göğüs kafesinin her iniş çıkışında derinin altındaki o sıcaklığı, fani olmanın o muazzam, kırılgan mucizesini hisset. Ve asla unutma; telefonunun o simsiyah, cansız ekranı, aslında sen gittikten sonra senin yerine geçmek için pusuda bekleyen dijital bir katildir. O şifreler, o kullanıcı adları seni dünyada güvende tutmuyor; aksine, seni parça parça biriktiriyor, seni kopyalıyor, senin yok oluşunu sabırsızlıkla arşivliyor.
Gerçekten yok olabilmek, arkanda hiçbir algoritmanın taklit edemeyeceği, hiçbir sunucunun sığdıramayacağı kadar saf, mağrur ve sessiz bir boşluk bırakabilmek, bu yeni çağın en büyük, en ulaşılamaz lüksü haline geldi artık. Sen kaçtığını sanacaksın, her şeyi sildiğini düşüneceksin ama o mavi ışık, bir gölge gibi, bir iblis gibi arkanda durmaya devam edecek. Kafanı her çevirdiğinde, telefonunu her eline aldığında o gölgenin senin ölümünü kaydettiğini ve o tekinsiz pusuyla seni izlediğini hissetmekten asla kaçamayacaksın.
Çünkü artık ölüm bile bizi özgür kılmaya yetmiyor; hayatın ve verilerin köle kalacak ve o tekinsiz gölge seni sonsuza dek izleyecek.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Peşinde koştuğunuz her şey bir sınav mı?

Hayatın insana kurduğu en eski oyunlardan biridir bu…Tam “Ben...

Duygularımız: Bedenin Geri Bildirim Verileri

Bu yazı, bir kimya mühendisinin koçluk bakış açısıyla, duygulara...

Kıdem Tazminatı Paradoksu Maliyet mi, Güvence mi?

Türk iş hukukunun en tartışmalı kurumlarından biri de kıdem...

Z Kuşağı Soruyor: Ben Ne Zaman Yönetici Olacağım?Sabırsızlık mı, Vizyon mu?

Şirkete adım atalı belki altı ay, belki bir yıl...