İnsanlık tarihi aslında kaynaklarla kurduğumuz ilişkinin tarihidir. Suya, toprağa, ekmeğe, emeğe ve zamana nasıl davrandığımız, kim olduğumuzu ve nasıl bir medeniyet kurduğumuzu belirler. Bu yüzden bazı toplumlar büyük uygarlıklar kurarken bazıları kısa sürede dağılır. Aradaki fark çoğu zaman zenginlikte değil, kaynaklara gösterilen saygıda saklıdır. Nihayetinde zenginlik hoyratça harcanan bir çok şeye sahip olma ile ilgili bir konu değil, daha az şeye ihtiyaç duyarak, kaynakları verimli kullanma şekli ile ilgili bir konudur.
Çocukluğumda büyüklerimizin sofrada söylediği bir söz vardı: “Ekmek nimettir.” Masada bırakılan ekmek kırıntıları bile dikkatle toplanır, yere düşen bir parça ekmek öpülerek başa konurdu. Yolda yürürken gördüğüm ekmek parçalarını üç kez öpüp başıma götürüp bir duvarın üzerine koymuşluğum çoktur. O günlerde bunun sadece bir gelenek olduğunu düşünürdüm. Yıllar sonra anladım ki bu davranış aslında çok daha derin bir kültürün, geçmişten gelen köklü bir algının parçasıydı. Bu, kaynaklara duyulan saygının ve tasarruf anlayışının günlük hayata yansımış hâliydi. Bu aslında geçmişten bugüne yığılarak gelen köklü bir evreni algılama şeklinin ete kemiğe bürünmüş şekliydi.
Tasarruf çoğu zaman yanlış anlaşılır. İnsanlar tasarrufu genellikle yoklukla, kıtlıkla veya mecburiyetle ilişkilendirir. Oysa tasarrufun gerçek anlamı bunların çok ötesindedir. Tasarruf, bir zorunluluk değil; bir kültürdür. Hatta daha da derine gidersek, tasarruf insanın hayatı ve evreni algılama biçiminin bir yansımasıdır.
Tasarruf, sahip olunanı kısmak değil; sahip olunanın değerini bilmektir. Bu nedenle tasarruf, aslında bir saygı biçimidir. İnsan emeğine saygıdır, doğaya saygıdır, zamana saygıdır ve nihayetinde evrene duyulan saygının bir ifadesidir. Tasarruf insanın, örgütlerin ve devletlerin içinde bulundukları evreni entelektüel bir algılama şeklidir.
Kadim kültürler bu gerçeği çok iyi biliyordu. Anadolu’nun eski evlerinde suyun, ekmeğin, ateşin ve hatta ışığın bile bir değeri vardı. Sofraya konulan ekmek kutsal kabul edilirdi. Bu davranış yalnızca bir gelenek değildi; bu, nimete yani sunulana saygının kültürel bir ifadesiydi.
Benzer bir anlayış Japon kültüründe de görülür. Japonların “mottainai” dediği kavram, kabaca “israf etmek ayıptır” şeklinde çevrilebilir. Bu anlayışa göre bir şeyi gereksiz yere harcamak sadece ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda ahlaki bir eksikliktir. Bu yüzden Japonlar eskiyen şeyleri atmazlar, yama yaparlar, tamir ederler ve kullanmaya devam ederler. Hatta yapılan yamalar ve tamiratlar özellikle görünecek şekilde yapılır, ve bu gurur verici bir durum olarak sergilenir. Ne kadar muazzam bir yaklaşım, değil mi?
Tasarruf kültürü, aslında insanın varlıkla ve yoklukla kurduğu diyalektik ilişkinin bir göstergesidir. İnsan, kendisine sunulan kaynakları ne kadar bilinçli ve verimli kullanıyorsa, o kadar olgun bir medeniyet anlayışına sahiptir.
Bu bakış açısını şirketlere taşıdığımızda karşımıza çok önemli bir mesele çıkar: kurumsal tasarruf kültürü.
Şirketlerde tasarruf çoğu zaman yanlış bir şekilde algılanır. Bazı yöneticiler tasarrufu yalnızca maliyetleri kısmak olarak görür. Ancak gerçek tasarruf bundan çok daha derin bir kavramdır. Gerçek tasarruf, organizasyonun bütününe yayılan bir kültürdür.
Tasarruf kültürü olan şirketlerde çalışanlar sadece maliyetleri azaltmaya çalışmaz; aynı zamanda kaynakların değerini bilir. Elektriği gereksiz yere yakmamak, malzemeyi dikkatli kullanmak, zamanı doğru değerlendirmek, üretimde fireyi azaltmak… Bunların hepsi tasarruf kültürünün parçalarıdır.
Bu tür şirketlerde tasarruf yukarıdan aşağıya zorla dayatılan bir disiplin değildir. Aksine, çalışanların içselleştirdiği bir ortak bilinç haline gelir.
İyi yönetilen organizasyonlarda tasarruf, şirketin karakterinin bir parçasıdır. Bu karakter sadece ekonomik verimlilik yaratmaz; aynı zamanda kurumsal bir saygınlık da oluşturur. Çünkü tasarruf kültürü olan şirketler, kaynaklara saygı duyan şirketlerdir.
Kaynaklara saygı duyan şirketler ise doğaya, topluma ve emeğe de saygı duyar. Bu nedenle tasarruf kültürü aynı zamanda sosyal şirket anlayışının da temelidir.
Bugün dünyanın birçok büyük şirketi sürdürülebilirlik, çevre duyarlılığı ve kaynak yönetimi üzerine yoğunlaşmaktadır. Aslında bu yeni bir fikir değildir. İnsanlık yüzyıllardır tasarruf kültürü sayesinde ayakta kalmıştır.
Tasarruf, bir şirketin bilançosunu iyileştirebilir; ancak asıl önemli olan, tasarrufun bir şirketin ruhunu güçlendirmesidir. Bu bir şirketin mali tablolarının cari bir dönem için iyileştirilmesinden çok daha büyük ve sürdürülebilir bir kazanımdır. Çünkü tasarruf kültürü olan organizasyonlarda insanlar yalnızca kâr üretmez; aynı zamanda değer üretir.
Tasarrufu yeniden düşünmemiz gerekiyor. Tasarruf, eksiltmek değildir; bu kadar dar bir açıdan göremeyiz, tasarruf değeri korumak, sunulana saygı duymaktır. Tasarruf, yoksulluğun değil, olgunluğun göstergesidir.
Bir toplumun gerçek zenginliği sahip olduğu kaynakların miktarıyla değil, o kaynaklara gösterdiği saygıyla ölçülür. Aynı şey şirketler için de şüphesiz geçerlidir.
Tam da burada daha derin bir kavramdan söz etmem gerekir: örgütsel entelektüellik. Nasıl ki, insan için entelektüellik insanın varlıkla ve kaynaklarla kurduğu ilişki ile çok yakın ilintili ise, örgütlerde de tasarruf bir organizasyonun düşünme biçimini ve entelektüel seviyesini de ortaya koyar. Çünkü tasarruf yalnızca ekonomik bir refleks değildir; kaynaklarla kurulan bilinçli bir ilişkinin sonucudur. Entelektüel organizasyonlar kaynakların değerini bilir, onları hoyratça tüketmez. Bu tür şirketlerde tasarruf bir muhasebe kalemi değil, düşünsel bir disiplin olarak ortaya çıkar. Nasıl ki entelektüel bir insan dünyayı dikkatle gözlemler ve anlamaya çalışırsa, ve bu anlam arayışında kaynaklarla kurulan ilişkinin de önemli bir parçası varsa, entelektüel organizasyonlar da kaynaklara aynı dikkat ve saygıyla yaklaşır. Bu nedenle tasarruf kültürü, aynı zamanda şirketlerin entelektüel olgunluğunun da bir göstergesidir. Bir şirketin tasarrufa bakış şekli, şirketin bilgelik seviyesi ile ilgili bir ilişkidir.
Tasarruf kültürü olan şirketler sadece daha verimli olmaz; aynı zamanda daha saygın, daha sürdürülebilir ve daha güçlü organizasyonlara dönüşür. Yıkılmaz olurlar.
Çünkü nihayetinde tasarruf bize şunu hatırlatır: Kaynaklara saygı duymayan hiçbir kurum uzun süre ayakta kalamaz.
Tasarruf insanlar için de, örgütler için de bir maliyet politikası değil, bir karakter politikasıdır.
Tasarruf Ekonomik Bir Refleks Değildir, Örgütlerin Evreni Algılama Biçimidir
Tarih
