Toplumdan Kopan İnsan Kendinden de Kopar mı?

Tarih

Sabah evden çıkıyoruz ve asansörde karşılaştığımız komşumuza gülümsemek yerine telefonumuza bakıyoruz. Otobüste yan yana oturduğumuz insanın yüzünü görmeden yolculuk ediyor, iş yerinde saatlerce aynı ortamı paylaştığımız insanlarla çoğu zaman yalnızca işle ilgili birkaç cümle kuruyoruz. Akşam eve döndüğümüzde ise “Bugün kimseyle konuşmadım.” demiyoruz; çünkü gün boyunca onlarca mesaj yazdığımız için iletişimimizi yeterli sanıyoruz.
Oysa konuşmak ile temas etmek, aynı şey değildir. İnsanlık tarihi boyunca belki de hiçbir nesil bizim kadar birbirine online bağlanmadı. Ama yine hiçbir nesil, kendini bu kadar yalnız hissetmedi. Peki neden ? Çünkü insanın en büyük ihtiyacı iletişim kurmak değildir. Ait olmaktır. Bugün birçok insanın yaşadığı yorgunluğun sebebi çalışma saatleri değil, görünmez olma hissidir. Kimsenin onu gerçekten dinlemediğini, anlamadığını, eksikliğini fark etmeyeceğini düşünmesidir.
Aidiyet yoksulluğu parasız kalmaktan daha da yorucudur. Fransız sosyolog Emile Durkheim, bundan yüz yılı aşkın süre önce daha internet bile yokken başlayan ve o dönemki toplumların yaşadığı çözülmeyi incelerken ” anomi” kavramını ortaya koymuştu. Anomi, insanların ortak değerlerini ve birbirleriyle olan bağlarını kaybetmeye başlamasıdır. Böyle dönemlerde insanlar sadece toplumdan uzaklaşmaz; hayatın anlamını da sorgulamaya başlar. Yani artık anomi değil anomali başlamış insanlar normal olandan sapmış ve düzensizlik başlamıştır.
Aradan bir asır geçti. Teknoloji değişti, şehirler büyüdü, binalar yükseldi. Ama Durkheim’ın işaret ettiği tehlike ortadan kalkmadı şekil değiştirdi, büyüdü. Eskiden insanlar köy meydanında yalnızdı bugün milyonluk şehirlerin ortasında…Eskiden mektup beklenirdi bugün bildirim bekleniyor. Eskiden kapılar çalınırdı şimdi ekranlar…İlerleme bazen hayatı kolaylaştırırken, insan olmanın bazı ayrıntılarını sessizce elimizden aldı.
Çocukluğumuzu düşünelim. Komşular birbirlerinin çocuklarını isimleriyle tanırdı. Bayramlar yalnızca tatil değil, kavuşma demekti. Mahalle bakkalı sadece alışveriş yapılan yer değildi; hâlimizi hatırımızı soran bir dosttu. O zamanlar okuldan eve döndüğümüzde annemiz evde yoksa komşuda karnımızı doyurur sokağa oynamaya çıkardık. Abilik kardeşlik değerliydi. Abi isek herkes kardeşimiz, kardeşsek herkes kardeşimizdi. Şimdi aynı apartmanda yıllarca oturup komşusunun adını bilmeyen insanlar var. Aslında kaybettiğimiz sadece komşuluk değil, güvenimiz de yok oldu. Birbirimizin hayatındaki yerimizde su götürür oldu.
Amerikalı psikolog Abraham Maslow, insan ihtiyaçlarını sıralarken çok önemli bir gerçeği ortaya koymuştu. Yemek, su ve güvenlikten sonra insanın en temel ihtiyacı ait olmaktır. Sevilmek, kabul görmek, bir grubun parçası olduğunu hissetmek…Demek ki aidiyet, lüks değildir. İnsan ruhunun ekmeğidir. Bir insanın karnını doyurabilirsiniz. Ona güzel bir ev verebilirsiniz. Başarılı bir kariyer sağlayabilirsiniz. Ama ait olduğu hiçbir yer yoksa, içinde tarif edemediği bir boşluk büyümeye devam eder. Belki de bu yüzden bugün psikolojik yorgunluk hiç olmadığı kadar arttı. Artık modern insanın omuzlarında sadece iş yükü yok, yalnızlık yükü de var. Üstelik bu yalnızlık, tek başına yaşamak anlamına gelmiyor. İnsan bazen kalabalık bir aile sofrasında bile yalnız hissedebilir. Aynı ofiste onlarca kişiyle çalışırken de…Binlerce takipçisi olduğu hâlde gecenin bir yarısı arayabileceği tek bir dost bulamayınca da…İşte o an insan şunu fark ediyor:
Kalabalık, aidiyet demek değildir.
Alman düşünür Erich Fromm, modern insanın en büyük çelişkisinin özgürleştikçe yalnızlaşması olduğunu söyler. Gerçekten de bugün istediğimiz şehirde yaşayabiliyor, istediğimiz mesleği seçebiliyor, dünyanın her yerine birkaç saat içinde gidebiliyoruz. Ama bütün bu özgürlüğün içinde kaybettiğimiz bir şey var. Bir yere kök salabilmek…Eskiden insanlar yaşadıkları mahalleyle tanınırdı. Şimdi bulundukları konumla. Eskiden insanlar birbirlerine zaman ayırırdı. Şimdi birbirlerine “çevrim içi” olduklarını gösteriyorlar. Hayat hızlandı. Ama ilişkiler derinleşmedi, yüzeyselleşti. Oysa insan ruhu hızla değil, bağ kurarak iyileşir. Belki de bu yüzden yaş aldıkça en çok çocukluğumuzu özlüyoruz. Çünkü çocukluğumuzda daha zengin değildik. Ama daha çok aittik. Bir mahallenin çocuğuyduk. Bir sokağın sesiydik. Bir kapıyı çalmaya çekinmezdik. Şimdi ise aynı apartmanda yaşayan insanlar, birbirlerinin cenazesinde ilk kez tanışabiliyor. Bundan daha büyük bir kopuş olabilir mi? Kendimize dürüst olalım. En son ne zaman bir dostumuzu hiçbir işimiz olmadığı hâlde aradık? “Bir ihtiyacın var mı?” diye kapısını çaldık? Belki de insanlığı kurtaracak büyük devrimler değil, küçük hatırlayışlardır.
Bir selam…Bir teşekkür. Samimi içten gelen bir sarılış sahipleniş, sahipleniliş. insan, sandığımız kadar karmaşık bir varlık değildir. Değerli hissetmek ister. Yokluğu fark edilsin ister. Yazımın başında bir soru sormuştum.
Toplumdan kopan insan kendinden de kopar mı? Sanırım cevabını artık daha net görebiliyorum Evet…
Çünkü insan kendini tek başına tanıyamaz. Kim olduğumuzu bize sadece aynalar söylemez. Bazen bir dostun gülümsemesi, bazen çocuğumuzun, arkadaşımızın içten sarılışı, eşimizin ya da arkadaşımızın bizi geliştirecek ve varsayıma dayanmadan gerçekte bizle ilgili bir gözlemini paylaşması , bazen de “Seni merak ettim.” diyen tek bir samimi içten cümle anlatır.
İnsan, kendini başkalarının hayatındaki yerinde keşfeder. Toplumdan kopan insan ise önce çevresine yabancılaşır, sonra kendi duygularına…En sonunda da hayatın anlamına. Belki de bu yüzden bugün yeniden öğrenmemiz gereken şey, daha hızlı yaşamak değildir. Daha çok kazanmak da değildir. Yeniden ait olmayı öğrenmektir. Çünkü insan, kendini aynada değil; yokluğunu fark eden insanların gözlerinde tanır. Ve unutmayalım… Bir insanın gerçek evi, duvarları olan bina değildir. Adının samimiyetle anıldığı, yokluğunun hissedildiği ve döndüğünde “İyi ki geldin.” denilen yerdir. İşte aidiyet budur. Yoksa kendinizden koptuğunuzun aynadaki resmidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

“Yetenek Savaşı” Diye Bir Şey Yok, Sadece Ucuz İşgücü Avı Var

Son on yılda iş dünyasının en çok duyduğumuz iki...

Eril Liderlik Devri Bitti,Eril+ Dişil = “Bilge Liderlik” Devrindeyiz

Dünya lideri ya da iş hayatında güçlü lider denildiğinde...

Emir ve Talimatlara Aykırı Davranma: Otorite ile Adalet Arasındaki İnce Çizgi

Ünlü yönetim bilimci Peter Drucker, “Yönetim: Görevler, Sorumluluklar, Uygulamalar”...

Finansal Okuryazarlık mı, Finansal Sağduyu mu?

Son yıllarda en çok duyduğumuz kavramlardan biri "finansal okuryazarlık"...