Son on yılda iş dünyasının en çok duyduğumuz iki kelimesi “yetenek savaşı” oldu. Konferanslarda, LinkedIn gönderilerinde, İK raporlarında, hatta özlük görüşmelerinde bu iki kelimeyi duymayanımız kalmadı. “Yetenek savaşı kazanılmalı”, “yetenek kazanım stratejileri”, “yetenek yönetimi” gibi cümleler neredeyse her şirketin mottosu haline geldi. Sanki yüzyılın en büyük askeri operasyonunu yönetiyoruz da cephede kayıp vermemek için elimizden geleni yapıyoruz.
Durun bir saniye. Savaş tam olarak nerede?
Savaş, şirketlerin birbirlerinin en iyilerini kapmak için kıran kırana yarıştığı arenalarda olmalı değil mi? Oysa ben bu arenayı göremiyorum. Gördüğüm şey çok daha sıradan, çok daha çirkin bir şey: ucuz işgücü avı.
Hadi gerçekleri konuşalım. En parlak mühendis piyasanın üstünde bir maaş istiyor. Şirket bu talebi duyunca iki şey yapıyor. Ya “piyasa koşulları” diyerek rakamı yüzde otuz aşağı çekiyor, ya da “çok deneyimlisin ama bizim bütçemiz kısıtlı” diyerek adayı yarı fiyatına ikna etmeye çalışıyor. Aday kabul ettiğinde ortamlarda “yetenek kazandık” diye seviniliyor. Reddettiğinde ise “yetenek kaybı” diye yas tutuluyor.
Kimse şu basit soruyu sormayı akıl etmiyor: Bu gerçekten yetenek mi, yoksa pazarlık mağduru mu?
Bana anlatılan her “yetenek savaşı” hikâyesinin arkasında aslında çok basit bir matematik var. A şirketi, B şirketinin mühendisini 50 bin TL maaşla çalıştırıyor. B şirketi aynı mühendise 35 bin TL teklif ediyor. Mühendis B’ye geçtiğinde B şirketi “biz yeteneği kazandık” diyor. Ama kazandığı şey yetenek değil, aynı işi daha ucuza yaptıracak bir beden. Mühendisin yeteneği değişmedi. Sadece etiketi değişti. Dün “personel gideri” idi, bugün “stratejik yetenek yatırımı” oldu.
Sizce bu savaş mı? Bana kalırsa bu, açık artırmada zar zor para verip “sanat eseri satın aldım” diyen müzayedecinin hikâyesine benziyor.
Ama mesele sadece maaş değil. “Yetenek savaşı” söyleminin en zehirli tarafı çalışanı sürekli bir borçlu hissetmesi. “Biz sana bu fırsatı verdik”, “biz seni yetiştirdik”, “piyasada bu maaşı başka kimse vermez” gibi cümleler aslında şirketin çalışana olan borcunu örtbas etmek için kullandığı en ucuz manevralardır. Çalışan bu söylemlere inanıp sessizleşiyor. Sonra bir gün kapıda birisi belirip “artık burada değilsin” diyor. O zaman anlaşılıyor ki “yetenek yatırımı” denen şey aslında kullan-at insan politikasının yumuşatılmış halinden başka bir şey değilmiş.
Şirketler birbirlerinin çalışanlarını çalmıyor. Ucuz işgücü için birbirlerini silah olarak kullanıyor. Seni 50 bin TL’ye çalıştıran şirket, rakibine 35 bin TL’ye gideceğini bildiği için aslında senden 15 bin TL fazla alıyor. Eğer piyasada gerçekten bir “yetenek savaşı” olsaydı senin maaşın sürekli yukarı giderdi. Olmuyor. Çünkü savaş yetenek için değil, ucuza kapatma için.
Peki kim kazanıyor bu savaşta? İlk bakışta “yetenek kazanan” şirket gibi görünüyor. Ama biraz kazıyınca asıl kazananın hiçbir şeyi değişmemiş olan patron olduğunu görüyorsunuz. Çünkü patron için önemli olan kiminle çalıştığı değil ne kadara çalıştırdığıdır. Aynı işi yarı fiyatına yaptırabiliyorsan bu senin için zaferdir. Çalışanın mutluluğu, kariyer gelişimi, aidiyet duygusu… Bunlar konuşma konusu, maliyet kalemi değil.
“Yetenek savaşı” kavramı en çok İK departmanlarının işine yarıyor. Çünkü bu kavram olmadan İK’nın varlık sebebi azalıyor. Siz “yetenek kazanımı” dediğinizde aslında “eleman bulma” diyorsunuz. Ama “eleman bulma” mütevazı duruyor, “yetenek kazanımı” stratejik görünüyor. İkisinin de yaptığı iş aynı: aday havuzundan uygun profili seçip bütçeye uygun maaşla ikna etmek. Aradaki fark sadece kelimelerin daha sosyetik olması.
Beyaz yakalı çalışanlara sormak istiyorum: son beş yılda maaşınız enflasyonun üstünde arttı mı? Yoksa her sene “yüzde otuz zam” alıp marketten aynı sepete iki katı para mı ödüyorsunuz? Eğer ikincisi ise sizi “yetenek” olarak gören şirket sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordur. Siz onlar için yetenek değil, idare eder maliyetsiniz.
Sözüm yöneticilere: “Yetenek savaşı” sunumlarınızı bir kenara bırakın. Savaş yok. Sadece aynı havuzdan su içen, aynı insanlara farklı etiketler yapıştıran şirketler var. Eğer gerçekten yeteneğe değer veriyorsanız bunu maaştan başlayın. Maaş stratejik değil, gerçek. Geri kalan her şey sunum.
Yetenek savaşı diye bir şey yok. Sadece şirketlerin kendi aralarındaki maaş pazarlığı var. Ve bu pazarlıkta kaybeden her zaman aynı taraf oluyor.
Not: Bu yazıyı okurken “Benim şirketim farklı” dediyseniz son maaş zammınızın yüzdesini hatırlayın. Eğer rakam yüzde yüzün üstündeyse haklısınız. Değilse, “farklılık” sadece tabelada kalmış demektir.
Tarih
