Çocuklarıyla ilgili konuşan ebeveynlerin büyük çoğunluğu aynı şeyi ister: Mutlu olsunlar. İyi bir eğitim alsınlar. Gelecekte güçlü, bağımsız ve başarılı bireyler olsunlar. Hiçbir anne-baba çocuğuna zarar vermek istemez. Tam tersine, hemen hepsi onun için en iyisini yapmaya çalışır. Ancak çocuk ve ergen psikiyatristi olarak yıllardır gözlemlediğim bir gerçek var: Bazen çocukları en çok zorlayan şey kötü niyet değil, iyi niyetin yarattığı görünmez baskıdır.
Son yıllarda başarı, bir sonuç olmaktan çıkıp bir kimliğe dönüşmeye başladı. Çocuklar artık yalnızca ders çalışmıyor; performans sergiliyorlar. Sadece sınava hazırlanmıyor; geleceklerini garanti altına almaya çalışıyorlar. Daha ilkokul çağında yabancı dil kursları, spor faaliyetleri, kodlama eğitimleri, proje çalışmaları ve sertifikalar arasında koşuşturan çocuklar görüyoruz. Çocukluk giderek keşfedilen bir dönem olmaktan çıkıp yönetilen bir projeye dönüşüyor. Sorun çocukların gelişmesi değil. Sorun, çocukların giderek daha erken yaşlarda kendilerini bir yatırım aracı gibi görmeye başlamaları.
Klinikte zaman zaman çok başarılı çocuklarla karşılaşıyorum. Notları yüksek, öğretmenleri memnun, aileleri gururlu. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünüyor. Ama görüşmenin bir noktasında şu cümlelerden biri geliyor: “Ya bir gün başaramazsam?”, “Ya beklentileri karşılayamazsam?”, “Ya hayal kırıklığı yaratırsam?”
Bu çocukların sorunu kapasite eksikliği değil. Tam tersine, çoğu oldukça yetenekli. Sorun, başarılarının özgüven üretmemesi. Çünkü başarı bazen güven vermez. Bazen sadece kaybedecek daha fazla şey olduğunu düşündürür. Başarı, çocuğun değerinin ölçüsü haline geldiğinde, hata yapmak da kimliğe yönelik bir tehdit gibi algılanmaya başlar. İşte tam bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Başarı ile dayanıklılık aynı şey değildir. Başarı bir sonuçtur. Dayanıklılık ise sonuç ne olursa olsun devam edebilme kapasitesidir. Bugün birçok çocuk başarıya hazırlanıyor. Ama ne kadarının başarısızlığa hazırlandığından emin değilim.
Oysa hayatın ve kariyerin gerçek belirleyicisi çoğu zaman başarı değil, başarısızlıkla kurulan ilişkidir. Bir sınav kötü geçebilir. Bir proje başarısız olabilir. Bir girişim beklenen sonucu vermeyebilir. Bir terfi gerçekleşmeyebilir. Hayatın ilerleyen dönemlerinde karşılaşacağımız bu deneyimlerin hiçbiri istisna değildir. Tam tersine, gelişimin doğal parçalarıdır. Ancak çocukluk boyunca her düşüşten korunmaya çalışılan bireyler, yetişkinlikte düşmeyi değil, düşme ihtimalini bile tolere etmekte zorlanabilirler.
İşte bu noktada mesele yalnızca ailelerin meselesi olmaktan çıkıyor. Aynı zamanda iş dünyasının da meselesi haline geliyor. Çünkü bugün kurumların ihtiyaç duyduğu insan profili ile çocuklara öğretilen başarı modeli arasında ciddi bir uyumsuzluk oluşmaya başladı. Uzun yıllar boyunca kurumlar doğru cevabı bilen insanları arıyordu. Bugün ise doğru soruları sorabilen insanları arıyorlar. Uzun yıllar boyunca hata yapmamak değerliydi. Bugün ise hızlı öğrenmek daha değerli. Uzun yıllar boyunca uzmanlık yeterliydi. Bugün ise adaptasyon yeteneği kritik hale geldi.
Yapay zekânın rutin işleri giderek daha fazla üstlendiği bir dönemde, insanı farklılaştıracak şey bilgi birikiminden çok düşünme biçimi olacak. Merak. Yaratıcılık. Risk alma kapasitesi. Belirsizlik içinde karar verebilme becerisi. Eleştiri karşısında dağılmadan kalabilme gücü.
Ancak bu özelliklerin ortak bir ön koşulu bulunuyor: Hata yapabilmek.
Yeni bir fikir ortaya koymak risk almaktır. Risk almak ise başarısızlık ihtimalini kabul etmeyi gerektirir. Fakat çocukluğu boyunca hata yapmaktan korkutulan bir birey, yetişkinliğinde güvenli alanların dışına çıkmakta zorlanabilir. Belki de bugün iş dünyasında sıkça karşılaştığımız bazı sorunların kökeni burada yatıyor.
Birçok yönetici genç çalışanları tarif ederken benzer ifadeler kullanıyor: “İnisiyatif almakta zorlanıyorlar.”, “Karar vermeleri uzun sürüyor.”, “Eleştiriye karşı hassaslar.”, “Risk almak istemiyorlar.” Bu durum çoğu zaman kuşak farkıyla açıklanmaya çalışılıyor. Oysa belki de mesele kuşak değil. Belki de mesele, yıllarca hata yapmaktan korkutulmuş insanların yetişkinliğe taşınan psikolojisi. Çünkü çocukluk boyunca hata yapmanın bedeli yüksek olduğunda, yetişkinlikte güvenli olanı seçmek daha kolay hale gelir. Ama güvenli olan her zaman gelişim sağlayan seçenek değildir. İnovasyonun olduğu yerde belirsizlik vardır. Girişimciliğin olduğu yerde başarısızlık ihtimali vardır. Liderliğin olduğu yerde eleştiri vardır. Değişimin olduğu yerde hata vardır. Bu nedenle bugün kurumlar yalnızca bilgiye değil, psikolojik dayanıklılığa da yatırım yapmak zorundadır.
Geleceğin rekabet avantajı yalnızca teknoloji olmayacak. Belirsizlik karşısında düşünebilen, öğrenebilen ve yeniden deneyebilen insanlar olacak. Dolayısıyla çocukları sadece başarılı olmaya hazırlamak, onları geleceğe hazırlamak anlamına gelmeyebilir. Hatta bazı durumlarda tam tersi olabilir.
Belki de artık ebeveynlikte sormamız gereken soru şudur:” Çocuğum başarılı mı?” yerine “Çocuğum başarısız olduğunda ne yapıyor?”. Çünkü geleceği belirleyecek olan şey yalnızca başarı kapasitesi değil, toparlanma kapasitesi olacak. Ve belki de iyi niyetli ailelerin gözden kaçırdığı en önemli nokta burada. Çocukları başarıya hazırlarken, bazen onları hayatın kendisine hazırlamayı unutabiliyoruz.
Oysa hayatın en önemli becerisi kazanmak değildir. Yeniden başlayabilmektir.
Çünkü geleceği inşa edecek olanlar, hiç düşmeyenler değil; düştükten sonra yeniden ayağa kalkabilenler olacak.
Başarı Baskısı: İyi Niyetli Ailelerin Geleceği Sabote Etmesi
Tarih
