İnsan, Kendi Mutluluğunun Cahilidir: Suyun İçinde Suyu Arayan Liderler

Tarih

İnsan, en çok da kendi yarattığı labirentin içinde kaybolur. Kendimizi bildik bileli içimizde bir yerlerde o derin, sarsılmaz huzuru özlüyoruz. Ancak ne tuhaftır ki, o huzuru unutup onu dünyanın karmaşasında, başarı plaketlerinde, banka hesaplarında ya da “bir şey olma” telaşında aramaya başladığımız günden beri ruhumuz yoruluyor. Bir yere yetişmeye çalışıyoruz, bir şeyi tamamlamaya, sanki eksik doğmuşuz gibi kendimize sürekli yeni yamalar dikmeye çalışıyoruz.
Ama bazen insan, tam da aradığı şeyin ortasında kaybolur. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî o asırlık fısıltısıyla bizi uyarır:
“Senin aradığın da seni arıyor.”
Peki, aradığımız şey zaten bizi arıyorsa, bu bitmek bilmeyen mutsuzluk ve çaba neden? Neden her başardığımızda içimizdeki o boşluk hissi daha da büyüyor? Çünkü insan, kendi mutluluğunun cahilidir. Ve bu cahillik, kalbimizden ziyade beynimizin derinliklerinde çalışan ilkel bir hayatta kalma mekanizmasının, zihnimizin bize oynadığı en büyük oyundur.
Zihnin Yarattığı Mutsuzluk Tuzağı
Modern nörobilimin ve kuantum düşüncenin öncülerinden Dr. Joe Dispenza, zihnin bu oyununu net bir dille ortaya koyar. Beyin, doğası gereği bir hayatta kalma (survival) organıdır. İlkel reflekslerimiz bizi tehlikelerden korumak için sürekli dış dünyaya, eksikliklere ve tehditlere odaklanır. Dispenza’nın sıkça vurguladığı gibi; zihin sürekli geçmişin anılarıyla geleceğin endişelerini birleştirerek “doğrusal bir hayatta kalma hattı” çizer. “Eğer şu hedefi başarırsam güvende olacağım”, “Eğer bu sonuca ulaşırsam mutlu olacağım” der.
İşte tuzak tam burada başlar: “Ben yaparsam olur” güdüsü, egonun zihin oyunudur. İnsan, kendi çabasıyla, kontrol etme arzusuyla bir “son” ve “hedef” kovaladıkça, aslında o kovaladığı sondan korkar durur. Sürekli değişimin peşinde koşarken, aynı zamanda değişmekten dehşet duyar. Konfor alanından çıktıkça, korku alanı vardır. Orayı geçince gelişim, öğrenme ve yeni konfor alanı, yani konforu genişler. Bu durum ‘’Hedonik koşu bandına’’ dönüşür. Koştukça aynı yerde saydığımız o amansız tatminsizlik döngüsünü, zihnin, kontrolü kaybettiği anları ve kendi sonunun geleceğini zannetmesi durumu.
Ramtha ise zihnin bu illüzyonunu daha da derinleştirerek, insanın kendi yarattığı realitenin kölesi haline gelişini anlatır. Ramtha’ya göre insan, “başarmalıyım” mantığıyla hareket ettiğinde, kendi zihninin sınırlarında sıkışıp kalır. Oysa insan ezelden beri bir gözlemcidir; o saf bilinçtir. Zihin ise bizi sınırlı bir bedene ve sonlu hedeflere hapseden bir hayatta kalma bilgisayarıdır. Bu bilgisayar sürekli “daha fazlasını” ister. Siddhartha Gautama (Buda) tam olarak bu mekanizmayı çözdüğü için asırlar öncesinden şöyle haykırmıştır: “Acının kaynağı arzudur.”
Arzu, zihnin “bu an yetersiz, bir sonraki anı yakalamalıyım” deme şeklidir. Bir dağın zirvesine ulaşınca huzurun geleceğini sanırsın. Ama zirveye vardığında, o ilkel beyin refleksleri hemen yeni bir eksiklik, yeni bir arzu üretir. Zihin hayatta kalmak için eksikliğe muhtaçtır; çünkü tamamlandığını kabul ettiği an işlevini yitireceğini düşünür. Dolayısıyla, modern insanın en büyük yorgunluğu bedeninde değil, bu bitmek bilmeyen zihin çarklarındadır.
Kaynağı Unutmanın Hikayesi
Balık bütün hayatı boyunca suyun içinde yaşar ama suyun değerini en az bilen de odur. İnsan da böyledir. Huzurun içinde yaşar ama huzuru dışarıda arar. Sevginin içindedir ama kendini hep eksik hisseder. Hayatın tam ortasındadır ama yaşamayı hep bir başarı kriterine bağlayarak erteler.
Mevlânâ bir anlatısında der ki: Bir balık, denizi arıyordu. Yaşlı balık dedi ki: “İçinde yüzdüğün şey denizin ta kendisi.” Bizler de o küçük balık gibiyiz. İbnü’l-Arabî, insanın bu körlüğünü ve acısını muazzam bir tespitle açıklar: “Kendini bilen, Rabbini bilir.”
Ona göre insanın tüm acısı, kendisini ilahi kaynaktan, yani okyanustan “ayrı” görme hissinden doğar. İnsan kendini yalnızca korkularından, geçmiş hatalarından ve zihninin savunma mekanizmalarından ibaret sandığında, okyanustan kopmuş bir su damlası gibi kuruyacağını düşünür. Bu ayrılık illüzyonu korkuyu doğurur. Korku büyüdükçe insan daha çok kontrol etmeye çalışır, daha çok tutunur, “ben yapmalıyım” diye hırslanır ve sonunda daha çok yorulur.
Oysa kadim bilgeliğin söylediği şey nettir: Sen eksik değilsin, sadece özünü unuttun. Hakikatin dışında bir nehir aramana gerek yok, sen zaten okyanusun bağrındasın. Mevlânâ bu balık metaforunun özünü şu sözüyle mühürler:
“Sen denizde bir damla değilsin. Bir damlanın içinde koskoca denizsin.”
Mutsuzluk Bir Misafirdir, Baki Olan Mutluluktur
Ne komiktir, “Mutsuz oldum” demek… İnsan kendi mutluluğunun cahili olduğunda, mutsuzluğu kalıcı bir ev sahibi sanır. Oysa senin mutsuzluğun, sadece zihninin geçici bir illüzyonundan, bir cahillikten kaynaklıdır. Çünkü senin varlığının özü zaten mutluluk ve sevgidir. Sen mutluluğu üretemezsin, çünkü zaten o sensin.
Bu durum, insanın kendi dişiyle kendi dişini ısırmaya çalışması gibidir; ya da gözün kendi kendini görmeye çalışması gibi… Kendinde olanı dışarıda aramak ne büyük bir yanılgıdır! Mutsuzluk bu evde sadece ara sıra ağırladığın geçici bir misafirdir. Geldiğinde onu kucakla, ona yer aç ama bil ki o gidecek. Sen bu mutluluk evinin daimi, gitmeyecek tek ev sahibisin.
Albert Einstein, evrene ve başarıya zihnin o dar penceresinden bakmıyordu. O, başarının bir zihin tuzağı olduğunu şu sözlerle fark etmişti: “Başarılı bir insan olmaya değil, değerli bir insan olmaya çalışın.”
Çağımız insanı sürekli başarıya, yani zihnin ürettiği “sonuçlara” odaklanıyor. Daha güçlü olmak, daha görünür olmak… Ancak ruh, zihnin bu doğrusal başarı hedefleriyle tatmin olmaz; ruh anlam ister. Einstein evrene baktığında sadece formüller görmüyordu; bir düzen, bir sır, bir hayranlık ve ilahi bir hayret hissediyordu. İnsan hayret etmeyi ve kaynağa hayran kalmayı kaybettiğinde, zihninin hayatta kalma moduna (stres moduna) esir düşer.
Dalai Lama da bu eylemselliğin yönünü dışarıdan içeriye çevirir: “Mutluluk hazır gelen bir şey değildir. Kendi eylemlerimizden doğar.”
Buradaki eylem, dış dünyayı manipüle etmek veya sürekli bir şeyleri fethetmek değildir; zihnin oyunlarına rağmen kalbi genişletme eylemidir. Şefkat gösterdiğinde, affettiğinde ve paylaştığında zihnin o dar, korumacı çeperi kırılır ve okyanusun suyu içeri sızar.
Değişmez Olanla Bir Olmak: Teslimiyetin Gücü
İnsan sürekli bir son beklerken, sonuca odaklı yaşarken, kovaladığı o gelecek illüzyonundan aslında gizliden gizliye korkar. Ancak seni var eden sonsuzdur; O’nun sonlu bir şey var etmesi mümkün değildir. Sonlu olan, senin bu dünyada sadece gelip geçerken seyrettiğindir. Gördüğün her şey geçicidir ama gören sen, o sonsuz kaynağın kalbindeki daimi seyircisindir.
Şems-i Tebrîz’i bizleri zihnin kalıplarından çıkartıp daimi seyirci olmaya davet eder. Şems, insanın kendindeki o ilahi kıvılcımı görerek, sonlardan, başlangıçlardan, başarısızlıklardan endişe duyacağın bir şeyin olmadığını söyler. Kendi zifiri karanlığından ışıldattığı o ışığın, kendi kalbinde yaktığı o sonsuz meşalenin kendisisin der.
Bundan emin olup, teslimiyet dediğin şeyi boyun eğmekle, pısmakla karıştırmazsan; göğsünü gerer dimdik durursun. O zaman, başka bir nehir, başka bir okyanus aramana gerek kalmaz.
İşte o zaman hayata “gerçek” ile bakar, yaşayacağın tek zorluk ise, yaratılan bu muazzam evrenin güzelliği karşısında büyülenmek olur. Bu güzellikte sen sevginin sevgilisisin, sen aşkın aşkısın, sen her an O’nun daimi kucağındasın. O, senin için muazzam bir hayat var etti ve ruhuna fısıldadı: “Çok güzel oldu, gel bir de benimle seyret…” demektedir.
Eğer bunu hatırlarsan, arkanda çözeceğin hiçbir geçmiş yükü, aşacağın hiçbir yapay engel, düzelteceğin “daha iyi bir versiyonun” olmadığını anlarsın. Zihnin seni inandırdığı o “daha başarılı, daha kusursuz sen” illüzyonu bir balon gibi söner. Bir yere varmak için bir şey başarmak zorunda değilsin. Doğruları yapmak ya da yanlışlardan kaçmak adına kendini hırpalamak zorunda değilsin.
Sadece hatırlanacak olanı hatırla, içindeki o sönmeyen neşenin kıvılcımına tanık ol. O zaman göreceksin ki, etrafındaki herkes ve her şey aslında sana destek olmak için orada. Hayat akarken, o akıntının içinde hiç kıpırdamayan ve hep sabit olan Kaynak’la bir olduğunu bildiğinde, bu akıntıyı seyretmenin tadına doyulmaz olur.
Özündeki okyanusu hatırladığında: “Benim sahibim var, beni hiç yalnız bırakmadı; o halde her şey, her an daima yolundadır.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

O “Gelecek”, Aslında 40 Yıllık Bir Rüyanın Nihayet Gerçek Olduğu Gün

Her yıl aynı sahne. Aynı kürsü, aynı karanlık salon,...

İtaat Et, Rahat Et!

Kurumsal hayatın yazılı olmayan kuralları vardır. Şirket el kitabında...

Aynı davranarak farklı sonuç bekleyene ne denir?

Bir gün bir adam yaşlı bir bahçıvanın yanına gitmiş....

Yıllık Ücretli İzin: “Çalışmamak” Değil, Daha İyi Çalışabilme Hakkı

Sanayi Devrimi insanlığa büyük bir üretim kapasitesi kazandırdı; fakat...