Binde Dört: Özel Hastanelerdeki Yabancı Sağlık Çalışanları ve Türkiye’nin Asıl Sınavı

Tarih

Vatandaş özel hastanelerde giderek daha fazla yabancı doktor ve hemşire görüyor. Oysa rakamlar, meselenin sandığımızdan hem çok daha küçük hem de çok daha derin olduğunu söylüyor.
Son aylarda İstanbul, Antalya, Ankara ve İzmir’in özel hastanelerine adım atan hemen herkes aynı şeyi fark ediyor: koridorlarda artan yabancı diller, yaka kartlarındaki tanıdık olmayan adlar, hastayı Arapça ya da Rusça karşılayan personel. Vatandaşın aklındaki soru basit ama tam da yerinde: “Yabancı sağlık çalışanları gerçekten çoğaldı mı, yoksa biz mi öyle sanıyoruz?”
Rakamlara bakınca ilginç bir gerilim çıkıyor ortaya. Sağlık Bakanı Kemâl Memişoğlu’nun Kasım–Aralık 2025’te TBMM’deki 2026 bütçe görüşmelerinde açıkladığı verilere göre, Türkiye’deki yaklaşık 234 bin hekimin yalnızca binde 4’ü yabancı uyruklu. Üstelik bu isimlerin önemli bir kısmı Türk kökenli; 2024’te uzmanlık eğitimine kabul edilen on yedi bini aşkın hekimden sadece 258’i, yani yüzde 2’si yabancı uyrukluydu. “Hastaneler yabancı doktorlarla doldu” algısı ile bu tablo arasında ciddi bir uçurum var.
Üstelik bu çalışanlar rastgele de işe alınmıyor. 2012 tarihli ilgili yönetmelik, yabancı bir hekimin özel bir sağlık kuruluşunda çalışabilmesi için diploma denkliğinin Bakanlıkça tescil edilmesini, Türkçe dil sınavında en az B seviyesinde başarıyı, çalışma ve ikâmet iznini, hekimler için ise zorunlu mesleki sorumluluk sigortasını şart koşuyor. Yani kapı, sanıldığı gibi ardına kadar açık değil; aksine çok aşamalı bir süzgeç söz konusu.
Peki vatandaşın algısı tümüyle yanılgı mı? Hayır. Çünkü o “binde dört”, ülke geneline eşit dağılmıyor. Anadolu’daki bir devlet hastanesinde neredeyse hiç görünmeyen yabancı personel, sağlık turizmi yapan belirli özel hastanelerde âdeta kümeleniyor. İstanbul’un bir sağlık turizmi merkezinde gördüğünüz tablo ile taşradaki bir poliklinikte gördüğünüz tablo bambaşka. Algı ile gerçeğin ayrıştığı nokta tam da burası: sayı küçük, ama görünürlük yüksek.
Bu görünürlüğün arkasında somut bir ekonomik dönüşüm yatıyor. Devletin uluslararası sağlık hizmetleri kuruluşu USHAŞ’ın verilerine göre, 2024’te yaklaşık 1,5 milyon yabancı, sağlık için Türkiye’ye geldi ve sektör 3 milyar doların üzerinde gelir üretti; yalnızca 2025’in ikinci çeyreğinde 733 binden fazla ziyaretçi ve 1,39 milyar dolarlık gelir kaydedildi. Pazar araştırmaları da bu ivmeyi doğruluyor: Mordor Intelligence, Türkiye medikal turizm pazarını 2025’te 3,97 milyar dolar olarak hesaplıyor ve yıllık ortalama yaklaşık yüzde 15,6 büyüme öngörüyor. Bu pastanın yarısından fazlasını tek başına saç ekimi oluşturuyor; onu estetik cerrahi, diş ve göz tedavileri ile obezite cerrahisi izliyor.
Bu hasta profili, hastanelerin insan kaynağı tercihlerini doğrudan biçimlendiriyor. Arapça, Rusça, Farsça, Almanca ya da İngilizce konuşabilen personel artık bir ayrıcalık değil, bir rekabet şartı. İşte burada strateji literatürünün kaynak temelli yaklaşımı (Barney, 1991) devreye giriyor: bir kurumu rakiplerinden ayıran şey sahip olduğu fiziksel varlıklar değil, değerli, nadir, taklit edilmesi zor ve örgütçe sahiplenilmiş kaynaklardır. Hastasıyla aynı dili konuşan, aynı kültürel kodları paylaşan bir hekim tam da böyle bir kaynak: kolayca kopyalanamaz, satın alınması zaman alır ve hasta güvenini doğrudan besler. Yani yabancı sağlık çalışanı çoğu kurum için bir “fazlalık” değil, bilinçli bir rekabet avantajı yatırımı.
Ama hikâyenin, yöneticilerin asıl bakması gereken daha derin bir katmanı var. OECD’nin Kasım 2025’te yayımladığı Health at a Glance 2025 raporuna göre Türkiye, bin kişiye 2,4 hekim ile OECD ortalaması olan 3,9’un belirgin biçimde gerisinde. Hemşirelikte uçurum daha da derin: bin kişiye 2,9 hemşire düşerken, OECD ortalaması 9,2, yani neredeyse üç katı. Kişi başı sağlık harcamamız da 2.309 dolarla OECD ortalaması 5.967 doların çok altında. İnsan sermayesi teorisinin (Becker, 1964) diliyle söylersek, nitelikli sağlık emeği Türkiye için kıt ve stratejik bir üretim faktörü; ve kıt kaynaklar, en yüksek getiriyi vaat eden yere, yani döviz kazandıran sağlık turizmi merkezlerine akar. Yabancı iş gücü de tam bu boşlukta devreye giriyor. Buna göre, 2016’daki düzenlemeyle özel kurumlarda istihdamın önü açılan, Suriye savaşı sonrası göç dalgasıyla sektöre katılan Arapça konuşan hekim ve hemşireleri eklediğimizde, tablonun neden böyle göründüğü netleşiyor.
Bu noktada işin kalbindeki stratejik gerilim ortaya çıkıyor. Bir yanda sağlık turizminde rekor büyüme, yani yeni pazarları keşfetme baskısı; diğer yanda çalışan başına ağırlaşan iş yükü ve korunması gereken mevcut insan kaynağı, yani var olanı verimli işletme zorunluluğu. Yönetim yazınında bu ikili kapasite “çift yönlü ustalık” (organizational ambidexterity; March, 1991; O’Reilly & Tushman) olarak bilinir. Aynı anda hem keşfedip hem koruyamayan kurumlar, büyürken kendi insan sermayesini tüketir. Türkiye’nin sağlık ekosisteminin asıl sınavı tam da bu: büyümeyi, üzerinde yükseldiği insan gücünü yakmadan yönetebilmek.
Belki de sorulması gereken doğru soru, yabancıların sayısı değil; Türkiye’nin sağlık insan gücünü önümüzdeki on yıla nasıl hazırladığıdır.
Tam da burada, soruyu bir yönetim ve strateji perspektifiyle yeniden kurmak gerekiyor. Kamuoyunun sorduğu “Yabancılar neden geliyor?” sorusu aslında yanlış bir soru. “Türkiye neden bu kadrolara ihtiyaç duyar hâle geldi ve bunu nasıl planlıyor?” daha doğru bir soru olabilir. Bu, özünde bir insan kaynağı planlaması ve örgüt tasarımı meselesidir. Üstelik tek bir tarafın çıkarına da indirgenemez: hasta güvenliği, çalışan refahı, kurum kârlılığı ve kamu sağlığı politikası aynı denklemin içinde. Paydaş teorisinin (Freeman, 1984) hatırlattığı gibi, sürdürülebilir değer ancak bu çıkarların birbirine karşı değil, birlikte yönetilmesiyle üretilir.
Kendi danışmanlık pratiğimde bu dengeyi entegratör zekâ olarak adlandırıyorum: ticari büyüme hırsı ile insan odaklı sürdürülebilirliği aynı masada, aynı karar anında buluşturabilme yetkinliği. Bir hastane yöneticisi için bu, yabancı hekimi yalnızca bir maliyet kalemi ya da bir pazarlama aracı olarak değil; dil yetkinliği, kültürel köprü işlevi ve klinik katkısıyla bütünsel bir kaynak olarak okumak demektir. Strateji, hangi kaynağı nereye, hangi paydaşı gözeterek konumlandırdığınızla başlar.
Vatandaşın özel hastanelerde daha fazla yabancı sağlık çalışanı görmesi bir tesadüf değil; Türkiye’nin sağlık turizmi merkezine dönüşmesinin ve iş gücü ihtiyacının artmasının doğal bir yansıması. Ancak rakamlar net: yabancı hekimler henüz sistemin ana aktörü değil, yalnızca belirli merkezlerde yoğunlaşmış küçük bir grup. Tartışmamız gereken, yabancıların sayısı değil; Türkiye’nin sağlık insan gücünü geleceğe nasıl hazırladığı. Çünkü bugün hastane koridorunda gördüğümüz manzara, aslında bir iş gücü stratejisinin ve onu yöneten zihniyetin ne kadar erken ya da ne kadar geç kurulduğunun aynasıdır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Sen Öleceksin, Verilerin Köle Kalacak

Toprak fani bedeni saklar ama sunucular ruhsuz gölgeni sonsuza...

Peşinde koştuğunuz her şey bir sınav mı?

Hayatın insana kurduğu en eski oyunlardan biridir bu…Tam “Ben...

Duygularımız: Bedenin Geri Bildirim Verileri

Bu yazı, bir kimya mühendisinin koçluk bakış açısıyla, duygulara...

Kıdem Tazminatı Paradoksu Maliyet mi, Güvence mi?

Türk iş hukukunun en tartışmalı kurumlarından biri de kıdem...