Gündem savaş haberleri ile ısındıkça, normal hissetmek zorlaşıyor. Önceliğimiz olan konular anlamını yitirmeye başlıyor, sevdiklerimizin güvenliği ile ilgili kaygı duymak tüm dengemizi bozuyor. Global bir köye dönen dünyada, hiçbir coğrafya yok ki orada bir sevdiğimiz, tanıdığımız olmasın. Pandemide tam anlamıyla tecrübe ettiğimiz kelebek etkisinin gücü, olanların ve olabileceklerin endişesini daha da derinden hissetmemize yol açıyor.
Hafta sonu, İstanbul Kitapçısı’nın Gazhane’de düzenlediği, sevgili Naci Demiral’ın “Değer’Lider” kitabının söyleşisine moderatör olarak katılma şansını yakaladım. Kitabın içeriği ile şekillenen sohbetimiz, hayatımızın her alanında varoluşsal hallerimizi belirleyen özdeğerler etrafında aktı.
Değerler konusuna eski sayımızda değinmiştik, üzerinde biraz daha konuşmak ve derinleşmek isterim. Özdeğer, kısaca, görünüşte değerli gördüğümüz şey her ne ise, onun en derin anlamıdır. Hayatta ergenliğimizi tamamladığımız yirmili yaşlarımızda şekillenmiş olur, hayata bakışımızı kökten değiştirecek çok ciddi durumlar olmadıkça da değişmez. Özdeğer olarak 9 kavramdan bahsedebiliriz: Adalet, Sevgi, Huzur, Güven, Başarı, Bilgi, Özgürlük, Sağlık ve Saygı.
Özdeğerlerimizin sınandığı ve gözden geçirildiği önemli bir eşik ise “anne olmak”. Çalışan annelerin değerleri yeniden sıralanırken, sosyal çevrenin telkin ettiği öncelikler hem hormonlarının, hem de beklentisi yüksek yöneticilerin etkisi ile şiddetli bir türbülans yaşatıyor. Ben değerlerimdeki bu yeniden hizalanmayı yaşarken fark edebilenlerden değilim. Yıllar sonra beni gerçekten neyin zorladığını fark ettim: Değerler arasındaki çatışma, fark edemediğimizde, içsel bir çöküntüye neden oluyor. Zorluklar ve öncelikler doğru adreslenmediğinde, zorlukla başa çıkabilmenin verdiği zafer hissi yerine, sanki herkes kolayca yapabiliyormuş da, sadece ben yapamadığımdan zorlanıyormuşum duygusu ile başarısızlık ve yetersizlik hislerine teslim oluyordum. Bunun çok önemli bir parçası, sosyal medya paylaşımlarında olduğu gibi, hayatın romantize edilmesi. Süreç içerisinde yaşanan zorlukların, iniş çıkışların, bocalamaların hiç anlatılmadığı, paylaşılmadığı bir yaklaşımda, çalışan annenin zorlandığı anlarda yardım istemek bir yana, bu durumu en yakınları ile paylaşması bile çok mümkün olmuyor. Bir röportajında, Demet Evgar, lohusalıkta emzirmenin zorluklarını yaşarken çok şaşırdığını ve neden kimsenin bunları paylaşmadığını sorguladığını söylemişti. Demet Evgar’ın bu şaşkınlığı, aslında kolektif bir sessizliğe işaret ediyor. Annelik, özellikle de çalışan annelik, kültürel olarak kutsanan; ancak deneyimsel olarak çoğu zaman yalnız yaşanan bir süreç. Sağlık özdeğeriniz anne olunca, çocuğunuzun sağlığı çerçevesinde ön plana çıkıyor; ateşi çıkan çocuğunuzun başında sabahlıyorsunuz. Ancak benim hikayemde, kendim için “sağlık”” değerimi, mecburiyetim olarak gördüğüm “başarı” değerimle önceliklendiremediğim için, sabahladığım akşamın ertesi gününü izin alarak dinlenmeyi bir kez bile akıl edemedim. Zaman içinde bir gün işe gitmemenin, ya da toplantıyı ertelemenin dünyanın sonu olmadığını öğrendim, ancak kendi sağlığımı koruduğumu söyleyemem.
Akademik literatür de bu görünmeyen yükü doğruluyor. Sosyolog Arlie Russell Hochschild’ın “second shift” (ikinci vardiya) kavramı, çalışan kadınların iş gününden sonra ev içi sorumluluklarla ikinci bir mesaiye başladıklarını ortaya koyar. Bu durum yalnızca fiziksel değil, zihinsel ve duygusal bir yük anlamına geliyor. Kurumsal hayatta, “çalışan anne” terimi varken, “çalışan baba” terimi kullanılmaz; baba seyahate gidip geldiğinde evdeki olası düzen değişiklikleri sebebi ile vicdan azabı duymaz; ancak anne, dışarıdan verilmiş bir yemek siparişi, geç kalınmış bir hafta sonu kursu için sorumluluk hisseder.
Benzer biçimde Shelley J. Correll’in annelik cezası (motherhood penalty) üzerine yaptığı çalışmalar, annelerin, iş yerinde daha az yetkin algılandığını ve daha düşük ücretlendirildiğini göstermektedir. Yani çalışan anne, yalnızca içsel bir değer çatışması değil, yapısal bir eşitsizlikle de mücadele etmektedir. Çocuklarla evde yetersizlik hisseden anne, işyerinde de hep düşük performans gösterdiği endişesi taşır. Uykusuzdur, yorgundur, kafası doludur. Oysa çok benzer şekilde, görece genç çalışanlar da geç vakitlere kadar partilediklerinden uykusuzdurlar, yorgundurlar; ancak yöneticilerinden veya çevrelerinden eleştiri almazlar.
Psikolojik boyutta ise, özdeğerler arasındaki çatışma bilişsel uyumsuzluk yaratır. Leon Festinger’ın ortaya koyduğu bilişsel uyumsuzluk kuramına göre, bireyin inançları ve davranışları arasında gerilim oluştuğunda psikolojik rahatsızlık ortaya çıkar. Çalışan annede bu gerilim sıklıkla “iyi anne olma” değeri ile “başarılı profesyonel olma” değeri arasında yaşanır. Özellikle yumuşak karnınızı bilen ve bunu size karşı kullanan bir yöneticiniz varsa, işiniz gerçekten zordur. Bir yöneticimden ekibinin insani ihtiyaçlarını gözetmesi açısından övgüyle bahsettiğimde, bir arkadaşım örnek göstermemi istemişti. Çocuğumun hafif ateşi olduğunu, akşam doktora götürmek için erken çıkmak istediğimi söylediğimde bana “hemen çık, önce doktora git” diyerek izin verdiğini anlatmıştım. Yöneticim, bir annenin aklı çocuğunun ateşindeyken verimli çalışamayacağının farkındaydı. Öte yandan, görülmüş olmanın minnettarlığı ve sorumluluğu ile, doktor sonrası eve gidip, oğluma ilacını içirip uyuttuktan sonra bilgisayar başına geçip bitiren de bendim. Başarı değerimle dans edebilmem, yöneticimin -henüz esnek çalışma gündemde bile değilken- desteğiyle mümkün olmuştu. Benzer bir hikâye sebebi ile çocuğunun doktorunu değiştirip, hafta içi işinden izin alamadığı için hafta sonu çalışan bir çocuk doktoru bulmak durumunda kalan çok yakın bir arkadaşım da var; o da bu kararı yöneticisinin talebi ve izin alamayışı sebebi ile vermişti. Benim yöneticim erkekti, arkadaşımı desteklemeyen yönetici ise çalışan bir anne. Mesele kadın veya erkek olmakta değil, kendi özdeğerlerimizin farkında olduğumuz kadar, diğerlerinin özdeğerlerinin de farkında olabilmekte.
Bu çatışma fark edilmediğinde sonuç çoğu zaman tükenmişliktir. Christina Maslach’ın tükenmişlik modeli; duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve azalan kişisel başarı hissine dikkat çeker. Çalışan annenin yaşadığı yetersizlik duygusu çoğu zaman gerçek performansından değil, içsel değer çatışmasından beslenir. Burada bence kritik soru:
Çalışan anne gerçekten yetersiz midir, yoksa aynı anda birden fazla özdeğeri onurlandırmaya çalıştığı için mi zorlanmaktadır?
Ben kendi deneyimimde, özdeğerlerimin yeniden sıralandığını yıllar sonra fark ettim. Başarı ve bilgi değerim güçlüydü; ancak anne olduğumda sevgi, güven ve sağlık değerleri en üst sıraya yerleşti. Zihnim hâlâ eski sıralamaya göre performans üretmeye çalışırken, kalbim başka bir öncelik listesiyle yaşıyordu. İşte türbülans tam da burada doğdu.
Toplumsal anlatı ise bu türbülansı görünmez kılıyor. Sosyal medyada sterilize edilmiş mutluluk kareleri, “her şeyi dengede götüren süper kadın” imajı, deneyimin gerçekliğini perdeleyebiliyor. Oysa gelişim, romantize edilen hikâyelerde değil; kırılganlığın kabulünde başlıyor.
Belki de çalışan annelik, sadece bir denge meselesi değil; bir hizalanma meselesidir.
Özdeğerlerimizi fark etmek, onları yeniden sıralamak ve bu sıralamayı bilinçli yapmak… Çünkü farkındalık olmadığında içsel çatışma; farkındalık olduğunda ise bilinçli tercih ortaya çıkar. Ve belki de asıl güç, her şeyi mükemmel yapmakta değil; hangi değeri ne zaman öncelediğimizi bilmekte ve sonuçlarını kahramanca karşılamakta yatar.
Dünyanın içinde bulunduğu kaosun temel sebebini de değerler çatışmasında görüyorum, kendi değerlerin dışında diğerlerinin değerlerini yok saymak ve dikkate almamak, onurlandırmamak. Liderlik ettiğiniz grubun değerlerinin farkında mısınız, aldığınız kararlarla ve liderlik stilinizle bu değerleri yaşamalarına zemin yaratabiliyor musunuz? Özdeğerlerimizi onurlandırmak ve onlarla doyumlu bir hayat yaşayabilmek, ancak diğerlerinin de değerlerini anlayıp, kapsayıcı bir liderlik sergilediğimizde mümkün oluyor.
Çalışan Anne Olmak, Değerler Arasında Bir İç Savaş
Tarih
