Çocuk da Yaparım Kariyer de… Peki ya Mutluluk?

Tarih

Kadın yöneticilerle yaptığım görüşmelerde zorluk olarak öne çıkan en belirgin konu; çalışan kadın ve anne olmak. Kadının toplumda söz hakkı sahibi olması, karar mekanizmalarında hak ettiği yeri almasına odaklanmış bir neslin mottosuydu kadın hijyen ürünü reklamı “Çocuk da yaparım, kariyer de.” Otuz yılı bulan kariyerimde, çalışan genç kadın, eş ve anne rollerini deneyimledim yaşım ilerledikçe. Hem kendimde hem de birlikte çalıştığım kadınlarda gözlemlediğim ortak bir deneyim var; yetersizlik hissi. Her şeyi yaptık, yine de yeterli olduğumuzu hissedemedik.
Sevgili dostum Duygu Alptekin Gürsu’nun Türkçeye çevrilerek yayınlanan “Kadın Liderin Zirve Yolculuğu” kitabını tekrar okudum bu hafta sonu. Konunun zorluklarının altını çizmesinin yanında, yol gösterici önerileri de barındıran, akademik verilerle dolu bu kitabının benim açımdan en şaşırtıcı yanı, kadınların yaşadıkları zorlukların neredeyse tamamının ortak sorunlarla yüzleştiği. Gençliğimin ilk yıllarında, çok da yurtdışı deneyimim yokken, yaşadığımız zorlukların çokça doğu kültürünün etkisiyle maruz kaldığımız sosyal baskılardan kaynaklandığını düşünürdüm. Kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
Tamamda, hissettiğimiz bu “yetersizlik” sadece bireysel bir kuruntu mu, yoksa bilimsel bir temeli var mı? Akademik araştırmalara daldığımda, yaşadığımız bu sıkışmışlığın literatürde “Kıtlık Hipotezi” ile açıklandığını görüyorum. Bu hipoteze göre, bireyin zamanı, enerjisi ve dikkati sınırlıdır; bir rol (örneğin kariyer) için harcanan fazladan kaynak, diğer rolden (annelik/aile) çalınmak zorundadır. İşte o meşhur yetersizlik hissi, tam da bu kaynakların bölünmesi sırasında ortaya çıkan “İş-Aile Çatışması”ndan besleniyor. Kadınlar, toplumsal cinsiyet rolleri gereği ev işleri ve çocuk bakımında hala “birincil sorumlu” olarak görüldükleri için, iş hayatındaki yükleri arttığında erkeklere kıyasla çok daha derin bir çatışma yaşıyorlar. İlk bebeğimi doğurduğumda o kadar yoğun çalışıyordum ki, tam on gün onu yıkamadığım için duyduğum acıyı hâlâ bu günmüş gibi hatırlıyorum. Bundan bahsettiğimde ise bana telkin edilen, nasılsa çocuğuma annemin baktığı, bu yüzden şikâyet etmemem gerektiğiydi. Çocuğun anneye ihtiyacının sürekli altı çizilirken, annenin bebeğine ihtiyacını kimse görmüyordu. Üstelik yöneticim. çocuğu da olan bir kadınken yaşadığım bu zorluklar, beni yalnız ve çaresiz hissettirmişti.
Araştırmalar, bu çatışmanın sadece zamanımızı değil, ruh sağlığımızı da kemirdiğini gösteriyor. İş yerindeki stresi eve, evdeki stresi işe taşıdığımızda (buna literatürde “yayılma kuramı” deniyor), depresyon ve anksiyete riskimiz artıyor. Özellikle çalışan anneler üzerinde yapılan boylamsal çalışmalar, iş baskısı arttıkça annelerin depresif belirtilerinin yükseldiğini, bunun da dolaylı olarak çocuklarla olan ilişkiye, tahammülsüzlük ve cezalandırıcı ebeveynlik davranışları olarak yansıdığını ortaya koyuyor. Yani “hem çocuk hem kariyer” yaparken, aslında en büyük bedeli kendi psikolojik sermayemizden ödüyoruz.
Bir diğer çarpıcı bulgu ise “Yoğun Annelik İdeolojisi” ile ilgili. Toplumun ve medyanın bize dayattığı “iyi anne” profili; çocuğuna kendini adayan, kendi ihtiyaçlarını yok sayan bir figür. Çalışan kadınlar bu profile uymadıklarını hissettiklerinde derin bir suçluluk duygusu yaşıyorlar. Araştırmalar, bu suçluluk duygusunun iş-aile çatışmasını tetikleyen en güçlü faktörlerden biri olduğunu doğruluyor. Üstelik bu durum sadece Türkiye gibi toplulukçu kültürlere özgü değil; evrensel bir kadın deneyimi olarak karşımıza çıkıyor. Annenin de bir insan olduğunu, hata yapmaya hakkımız olduğunu kendimize sürekli hatırlatmamız gerekiyor. Bu noktada yaşadığım en acı tecrübeler, kadınların birbirlerine dayattıkları mükemmellik tanımları üzerine. Kendi stilimizi koyarken tüm diğer annelik modellerini karalamak, bizim çocuğumuza yedirmediğimiz bir atıştırmalığı, çocuğunun tüketmesine izin veren anneyi bilgiçlik taslayan yorumlarımızla yargılamak da sıkça şehit olduğum bir durum. Çalışmaya ara veren annelerin, işe devam etmeyi tercih eden ya da buna zorunlu olan anneleri eksik, yetersiz, vicdansız olarak etiketlemesi de. “Kadın kadının kurdu değil, yurdu olsun dileğim” en çok bu noktada kabarıyor.
Kariyer basamaklarını tırmanırken karşılaştığımız “Cam Tavan” sendromu da bu denklemin zorlu bir parçası. Kadınlar, iş hayatında ilerlerken görünmez engellerle karşılaşıyor ve bu engelleri aşmak için erkek meslektaşlarından daha fazla efor sarf etmek zorunda kalıyorlar. Bu durum, zaten sınırlı olan enerjimizin daha hızlı tükenmesine ve “tükenmişlik” (burnout) sendromunun kapımızı çalmasına neden oluyor. Özellikle pandemi dönemiyle hayatımıza giren evden çalışma düzeni, iş ve özel yaşam sınırlarını tamamen belirsizleştirerek kadınların üzerindeki “görünmeyen iş yükünü” artırdı ve tükenmişliği körükledi. İlk bebeğime hamile iken yaptığım performans görüşmesinde, fabrika direktörüm “İyi gidiyordun ama şimdi başka bir tercih yaptın” demişti. İkinci bebeğime hamile kaldığımda ise hâlâ yönetici ünvanını almamıştım, hamile olduğumu öğrenen erkek çalışma arkadaşım, “şimdi kariyerin ne olacak?” demişti.
İyi de, bu sarmaldan çıkış yolu nerede? Akademik veriler, çözümün sadece “daha çok çalışmakta” veya “daha iyi planlama yapmakta” olmadığını haykırıyor. Anahtar kelimeler: Sosyal Destek ve Psikolojik Sağlamlık.
Eşten, aileden ve iş yerinden alınan sosyal destek, çalışan annelerin depresyonu üzerinde “tampon” (koruyucu) bir etki yaratıyor. Eşi tarafından ev işlerinde ve çocuk bakımında desteklenen, yöneticisi tarafından esneklik sağlanan kadınlar, aynı iş yüküne sahip olsalar bile daha az çatışma yaşıyor ve daha mutlu oluyorlar. Öte yandan, sorunları yok saymak veya kendini suçlamak gibi “fonksiyonel olmayan” başa çıkma stratejileri, bizi sadece daha derin bir mutsuzluğa sürüklüyor. Başarılı kadınların arkasında sorumlulukları paylaşan, paylaşmasa bile en azından şikayet etmeyerek destek olan erkeklerin olduğunu söylemek yanlış olmaz.
“Çocuk da yaparım, kariyer de” mottosu, ancak “Destek de alırım, kendime şefkat de gösteririm” cümlesiyle tamamlandığında anlam kazanıyor. Yetersizlik hissi, bizim beceriksizliğimizden değil; üzerimize yüklenen “süper kahraman” kostümünün ağırlığından kaynaklanıyor. Belki de artık her şeye yetişmeye çalışmayı bırakıp, sınırlarımızı çizmeyi, yardım istemeyi ve “yeterince iyi” olmayı kabul etmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü araştırmaların da gösterdiği gibi; mutlu bir çocuk ve başarılı bir kariyerin yolu, önce annenin kendi psikolojik sağlamlığını korumasından geçiyor. “O kadar yoğun seyahat etmeme rağmen çocuklarımla eğlenmeye zaman ayırabiliyorum, aferim bana” demek yerine “Çocuklar benim yaptığım poğaçanın tadını bilmiyorlar.” demek benim seçimimdi, ama hiç iyi hissettirmedi. Siz, diğerlerinin ne söylediğine hiç aldırmadan, kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Zorbalar neden hızlı yükselir?

Bunu birçok beyaz yaka bilir ama yüksek sesle söylemez....

Akan suda durup hayata dokunmayı bilebilmek

Lucius Annaeus Seneca derki "Nehir üzerinde akıp giden saman...

Yeni dünya düzeninde ayakta kalmanın sırrı: Çınar gibi değil, bambu gibi olabilmek

Son aylarda haberleri açtığında hissettiğin o sıkışmayı biliyorsun. Bir...

Üretimin temel taşı insan: Krizde ilk feda edilen mi, ilk korunan mı olmalı?

Günümüzde yapay zeka, robotik teknolojiler ve dijital dönüşüm baş...