“Dijital dönüşüm” Söyleminin Arkasındaki Entelektüel Tembellik Dijital Dönüşüm Düşünmemenin En Pahalı Yolu Mu?

Tarih

Yönetim toplantılarında bir cümle vardır; söylendiği an tartışmayı başlatmaz, bitirir. “Bizim de artık dijital dönüşümü hızlandırmamız gerekiyor.” Masadaki herkes başını sallar. Kimse “Neyi dönüştürüyoruz, neden, başardığımızı nereden anlayacağız?” diye sormaz. Toplantı ilerler, bir karar alınmış hissedilir. Oysa karar verilmemiştir; sadece ertelenmiştir. Vizyoner görünen o cümle, çoğu zaman bir teslim bayrağıdır.
Modern yönetim dilinin en sinsi kusuru bu: belirsiz kavramlar, düşünmenin yerini doldurabiliyor.
İnovasyon,
çeviklik,
veri odaklılık,
dijital dönüşüm,
Bugün de yapay zekâ.
Hepsinin ortak özelliği, kimsenin itiraz etmemesi. Çünkü herkes aynı kelimeyi söylerken aslında başka bir şeyi kastediyor. Pazarlama müşteri deneyimini duyar, operasyon otomasyonunu, finans maliyet düşüşünü, insan kaynakları ise süreçlerin kendiliğinden sadeleşmesini umar. Aynı cümleye dört ayrı hayalle verilen onay, ortak bir anlayış değil, ortak bir belirsizliktir. Belirsiz dil, belirsiz düşüncenin en konforlu sığınağıdır.
Yıllardır farklı sektörlerde dönüşüm projelerinin içindeyim ve beni en çok şaşırtan şey hep aynı oldu: kurumlar teknoloji satın alırken gösterdikleri cesareti, düşünürken gösteremiyor. Çünkü teknoloji satın almak somuttur; bütçesi, takvimi ve teslim tarihi vardır. Bir yönetim kuruluna milyonlarca liralık yazılım yatırımını anlatmak görece kolaydır. Asıl zor olan, “süreçleri yeniden tasarlamak için bana iki ay verin” diyebilmektir. İlkinin faturası vardır; ikincisinin yalnızca fikrî sorumluluğu. İşte bu yüzden birçok kurum, farkında olmadan teknolojiye değil, düşünmemenin konforuna yatırım yapıyor.
Michael Porter’ın kırk yıl önceki tespiti hâlâ hazmedilmiş değil: strateji, ne yapacağına değil, ne yapmayacağına karar vermektir. Çünkü her “evet”, başka seçeneklere söylenmiş bir “hayır”dır. “Dijital dönüşüm” söyleminin asıl cazibesi tam burada ortaya çıkıyor: hiçbir “hayır”ı zorunlu kılmaz. Eski süreçler durur, eski organizasyon korunur, eski onay mekanizmaları yerinde kalır; üzerlerine yalnızca yeni bir teknoloji katmanı eklenir. Böylece kurum, hiçbir şeyden vazgeçmeden değiştiğine inanır. Oysa vazgeçmeden dönüşüm olmaz. Tercihi olmayan şey strateji değil, niyettir; niyet ise faturayı ödemez.
Bugün birçok şirketin en pahalı “dönüşüm” projeleri, gerçekte en pahalı dijitalleştirme projeleridir. Kariyerim boyunca birden çok ERP geçişinin tam içinde bulundum; en pahalı hatayı hep aynı tip kurumlar yaptı: bozuk bir süreci olduğu gibi yazılıma taşıyanlar. Eskiden üç imzayla, üç günde tıkanan satın alma akışı, yeni sistemde yine üç imzayla, ama bu kez parlak bir ekranda tıkanıyordu. Eski bürokrasinin yerini yeni bürokrasi almıştı; tek fark, artık daha hızlı ve daha pahalı görünmesiydi. Teknoloji olağanüstü bir hızlandırıcıdır, ama hangi işi hızlandıracağına kendi karar veremez. Verimsizliği otomatikleştirirseniz, verimli olmazsınız; sadece daha hızlı verimsiz çalışırsınız.
Robert Solow’un yıllar önceki gözlemi bugün de yerinde duruyor: bilgisayar çağını her yerde görüyoruz, verimlilik istatistikleri dışında. Aradan onlarca yıl geçti, paradoks olduğu yerde. Çünkü değeri üreten teknolojinin kendisi değil, üzerine kurulduğu yönetim modeli, süreç tasarımı ve insan davranışıdır. Dönüşüm yazılımın içinde değil, insanların çalışma biçiminde gerçekleşir.
İşte bu yüzden en zor yatırım lisans satın almak değildir. En zor yatırım, insanların yıllardır sürdürdüğü alışkanlıkları değiştirmektir. Yazılım birkaç ayda kurulur; bir davranış kültürü bazen yıllar içinde oluşur. Sıfırdan bir satış organizasyonu kurarken bunu en çıplak hâliyle gördüm: en az enerjiyi yazılım seçimi aldı, en çok enerjiyi insanların yeni bir refleksi eskisini bırakacak kadar benimsemesi aldı. Başarısız dönüşümlerin büyük bölümü teknoloji yüzünden değil, davranış değişmediği için başarısız olur. Kurum yeni sistemi kurar ama eski zihniyetle yönetmeye devam eder; resmî gerçek ekranda durur, asıl gerçek hâlâ birinin Excel dosyasındadır.
Bir de ölçme takıntısı var. Yönetim ölçmeyi sever, haklı olarak da sever. Ama Charles Goodhart’ın yıllar önce söylediği gibi, bir ölçü hedefe dönüştüğü an iyi bir ölçü olmaktan çıkar. “Dijitalleşme oranı”, “adaptasyon oranı”, “otomasyon yüzdesi” birer başarı kriterine dönüştüğünde, insanlar daha iyi çalışmaya değil, o göstergeyi beslemeye odaklanır. Panolar yeşile döner, sunumlar etkileyici görünür; ama müşterinin deneyimi, ön saftaki çalışanın günü, kararın kalitesi aynı kalır. Faaliyet artar, sonuç değişmez.
Belki de asıl yanılgı, dönüşümü bir proje sanmamızda. Projenin başı ve sonu vardır; dönüşüm yoktur. Kurumun öğrenme kapasitesi arttığı sürece sürer; öğrenme durduğu an, en yeni teknoloji bile kısa sürede eski alışkanlıkların hizmetine girer. Üstelik, bu döngünün kendi ekonomisi de var. Kostümün dikişini öven danışman, sunumu hazırlayan ajans, lisansı yenileyen tedarikçi: hepsinin teşviki sizinkiyle aynı değil. “Dönüşüm yolculuğu” dedikleri şeyin neden hiç varış noktası olmadığını merak ettiyseniz, cevabın bir kısmı burada. Varış noktası olan yolculuğun faturası bir kez kesilir; sonsuz yolculuğunki her yıl yenilenir.
Şimdi aynı hikâyeyi yeni bir isimle yaşıyoruz. Dün dijital dönüşüm konuşuyorduk, bugün yapay zekâ dönüşümü. Yapay zekânın gerçekten güçlü bir kırılma yaratma potansiyeli var; ama onu değerli kılan algoritmanın gücü değil, yöneticinin doğru soruyu sorma becerisidir. Çünkü yapay zekâ, kötü yönetilen bir süreci iyi yönetmez; sadece daha hızlı çalıştırır. Üstelik yeni bir risk de getiriyor: eskiden düşünmeden sunum hazırlanırdı, şimdi düşünmeden içerik üretilebiliyor. Harvard Business Review’ın “workslop” dediği şey tam da bu; cilâlı görünen ama içi boş, sonunda birinin oturup düzeltmesi gereken çıktıların kurum içinde dolaşması. Ortaya daha çok doküman çıkıyor, daha çok düşünce değil. Üretkenlikle üretim arasındaki fark bulanıklaşıyor; düşünme borcu azalmıyor, sadece bir başkasının masasına öteleniyor.
Oysa gerçek dönüşüm çok daha mütevazı bir soruyla başlar: hangi problemi, kim için çözmeye çalışıyoruz? Kulağa basit gelir ama yönetimin en zor sorusudur, çünkü cevap çoğu zaman teknoloji eksikliği değildir. Belki gereksiz bir onay adımını kaldırmaktır. Belki yanlış kurgulanmış bir teşvik sistemini değiştirmektir. Belki de yıllardır yapılan ama artık hiçbir değer üretmeyen bir işi tamamen bırakmaktır. Teknoloji bütün bu kararların ardından gelir, öncesinde değil. Ne var ki, bir süreci sadeleştirdiğiniz için kimse size ödül vermez; bir platform satın aldığınızda ise koca bir lansman düzenlenir.
Yıllardır savunduğum şey, dönüşümün ne salt teknoloji ne de salt insan meselesi olduğu. İkisinin tam kesiştiği yerde, ticari hedefle insan gerçekliğini aynı masada konuşturabilen bir akıl gerekiyor. Yazılımı kim, hangi eski alışkanlığı bırakarak kullanacak; bu hangi ticari sonucu doğuracak ve bunu nereden anlayacağız? Bu sorulara cevabı olmayan her dönüşüm, pahalı bir dekordan ibaret kalır. Sahnede ışıklar yanar, oyuncular yerlerini alır, ama perde açıldığında ortada bir oyun yoktur.
Çünkü dönüşüm satın alınan bir ürün değil, ödenen bir bedeldir; düşünmenin, seçmenin, bir şeyi bilerek bırakmanın bedeli. Bir yönetim disiplinidir, bir bütçe kalemi değil. “Dijital dönüşüm yapıyoruz” cümlesi, bu bedeli ödememek için icat edilmiş en zarif bahanedir. Ve her bahane gibi, bir gün faturası gelir; üstelik kur farkıyla.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Mükemmeliyetçilik: İş Dünyasının Gizli Zehri Nerede Üretiliyor?

Son yıllarda iş dünyasında yöneticilerle, insan kaynakları profesyonelleriyle ve...

Birlik Bilinci: Müşterinin Kalbine Giden Yol, Önce Kendi Kalbinden Geçer

Tüm stratejiyi, karlılığı, büyümeyi ve değişimi sadece zihniyle tartan,...

Algoritmaların gölgesinde unutulan sezgi/ler!

İnsanın içini tirreten bu soruyu bir adım ileri götürecek...

Şirketlerin varda, Bireylerin “Konkordato” hakkı yok mu?

Hem maddi (ekonomik) hem de manevi (psikolojik) boyutta bireylerin...