Kendinizi tüketmeyin; zihniniz borç batağına düşmesin!

Tarih

Hızlı düşünmek özellikle günümüzde “değerli bir yetenek” olarak pazarlanıyor olsa da işin aslı, bu durum kişinin zihni üzerinde sürekli artan ve giderek taşınmaz hale gelen bir faiz yükü yaratıyor.
Kendinize sorun ve samimiyetle yanıtlayın: Hiçbir şeyi gerçekten düşünmeden karar vermenin ne kadar rahatlatıcı olduğunu fark ettiniz mi?
Sabah uyanır uyanmaz elimizi telefona atıyoruz; haber akışı, mesajlar, bildirimler. Birkaç dakika içinde onlarca bilgi parçası işliyoruz zihnimize. Sonra kahvaltıyı hızlıca bitirip günün ilk işlerine sıra geliyor. İlk toplantı gündeminden, önemli görüşmeye hatta yol seçimine kadar sıraya giren ve karar bekleyen onlarca konu. Her biri için hızlı düşünmemiz ve doğal olarak da karar vermeniz gerekiyor: “Ne yapalım?”, “Hangi yönde ilerleyelim?”, “Karar verin.” Sizde hızlı karar veriyorsunuz. Çünkü yavaşlamanın pahalıya mal olacağına inanıyorsunuz. Belki de “durursam düşerim” kafası ile yaşıyorsunuz. Bunlar sizin tercihleriniz… Asıl pahalı olan, hızlı karar vermenin bedelini çok sonra ödüyor olmamızdır!
Diyelim ki bir toplantıdasınız. Masada beş kişi, ekranda bir sunum. Konuşan soruyor: “Bu stratejiyi onaylıyor musunuz?” Bekleme süresi maksimum üç saniye. Kimse “bir düşüneyim” demiyor. Çünkü o cümleyi söylemek, “ben yavaşım, size yetişemiyorum” gibi algılanıyor. Siz de aynı takımda bile olsanız bir anlamda “rakip” olan çalışma arkadaşlarınıza bu durumu göstermek istemiyorsunuz. Herkes hızlıca “evet” diyor. O onayın içinde neler var? Alışkanlıklar var. Korkular var. Sistemin dayattığı bir dizi refleks var. Sadece düşünce yok… Oysa en çok o lazım!
Eskiden düşünmek başka bir şeydi. Bir mesele üzerinde durmak, onu çevirmek, altını üstüne getirmek, belki günlerce beklemek, konuyu demlenmeye bırakmak. Bunlar düşünmenin doğal ritminin parçasıydı. Yazar bir roman üzerinde aylarca durabilirdi. Bilim insanı bir hipotezi yıllarca sınayabilirdi. Politikacı bir kararı haftalarca tartışabilirdi. Kimse “hemen söyle” demiyordu. Çünkü düşünmenin kendisi bir değerdi. Yavaşlamak zayıflık değil, derinlikti.
“FESTINA LENTE” DİYE BİR KAVRAM VAR(DI)…
Latince bir özdeyiş olan Festina Lente “yavaşça acele et” anlamına geliyor. İlk bakışta oksimoron (çelişkili) görünen bir ifade gibi anlaşılsa da derin bir felsefe barındırıyor. İşleri yaparken hız ile dikkat/itina arasında dengeli bir yol izlenmesini, acele edip hata yapmaktansa sakin, emin ve bilinçli adımlarla ilerlemeyi öğütlüyor. Gerçekten de bir çoğumuz işe başlarken ya da hedefe giderken hırslı ve hareketli olmayı, koşar adım ilerlemeyi “doğru” kabul ediyoruz. Yanıldığımızı çok sonradan fark ediyoruz. Karar alırken veya süreci yönetirken soğukkanlı, ölçülü ve sabırlı kalıp yavaş hareket etmenin avantajlarını göz ardı ediyoruz.
Günümüzde düşünmek ya da “yavaşlık” bir maliyet kalemi olarak görülüyor. “Vakit nakittir” herkesin diline pelesenk, zihinlerde ise bir tür parazit…
Bekleme süresi verimsizlik kabul edilen bir dünyadayız. “Agile” yani çeviklik erişilecek bir meziyet olarak konumlandırılıyor. Masum hatta kişiye değer katacak bir yaklaşım görünümünde sunuluyor. Aslında arka planda düşünme sürecinin sistematik olarak kısaltılması yattığına kimse dikkat çekmiyor. Hızlı düşünmek bir yetenek olarak pazarlanıyor bize. Özgeçmişlerde “hızlı karar verebilme” ibaresi yer alıyor. İş ilanlarında da “hızlı düşünme yeteneği” aranıyor. Peki hızlı düşünürken ne kaybedildiğini soran var mı?
İŞ İŞTEN GEÇTİKTEN SONRA ANLAŞILIYOR…
Sistemin savunuculuğunu üstlenen öğretiler hemen devreye girer: “Hız gereklidir. Dünya değişti, rekabet arttı, adapte olmak zorundayız.” Bu itiraz bir savunma değil, bir itiraftır!
Çünkü “hız zorunludur” demek, “sistem kendi hantallığını senin hızınla telafi ediyor” anlamına gelen örtülü bir ifadedir. Evet, acil durumlarda hız bir gerekliliktir. Ama kriz anını genel kurala dönüştürmek, düşünmenin kendisini sürekli bir acil duruma hapsetmektir. Her an kriz gibi yaşatılan bir zihin, savaş pozisyonundaki bir beden gibi eriyip gider. “Hız iyidir” vurgusu yapan anlayışlar; sizi hızlandırarak başka bir yapının yavaşlığını örtbas etme çabası içindedir. Bu durum, sistemin kendi yetersizliğini bireye yüklemenin en rafine halidir. Sistem hızlanamadığı için senin hızlanmanı istiyor, sen hızlanamadığında da yetersiz ilan ediliyorsun. Kusurlu olan hız talebinin kendisi, kusuru ise sana yükleniyor.
Doğaya bir bakın; güneş doğarken koşan bir insan gibi acele ediyor mu? Bitkiler sisteme kulak verip daha mı hızlı büyüyor? Çocuklara verilen katkılar daha çabuk gelişmelerini mi sağlıyor? Hepsinin yanıtı aynı; koca bir HAYIR!
İşte tam burada zihinsel borçlanma devreye giriyor. Finansal borçlanma nasıl gelecekteki gelirinizi şimdiden tüketiyorsa, zihinsel borçlanma da gelecekteki düşünce kapasitenizi şimdiki hızlı kararlarla tüketmektir. Her hızlı verdiğiniz kararda, derinlemesine düşünme yeteneğinizden bir pay alınır. Tıpkı kredi kartıyla harcayan biri gibi: Şimdi rahatsınız, ama borç miktarınız da faiz yükünüz de artar. Sizi zaman içinde giderek artan bu yük gibi zihinsel yorgunluk da karar tükenmişliği de anlam kaybı olarak yaşamınıza girer ve üzerinizde egemenlik kurar. Üstelik bu borcun faiz oranı acımasızdır. Birkaç ay içinde kendinizi hiçbir şeyi derinlemesine düşünemez hale gelebilirsiniz. Düşünün ki böyle geçen yılların geride bıraktığı tortu ne boyuttadır…
KRİTİK BİR YOL AYRIMI…
Finansal borçlanmada borçlu ve alacaklı bellidir. Zihinsel borçlanmada ise alacaklı belirsizdir. Kim tahsil ediyor bu borcu? Şirket mi? Platform mu? Algoritma mı? Yoksa “hız çağı” denen o soyut oluşum mu? Belli değil. Ama faturayı ödeyen ortadadır: SEN, BEN, BİZ.
Birey, sistemin hız talebinin bedelini tek başına öder. Toplantıda hızlı karar veren sen. Bildirimlere anında dönen sen. “Bir düşüneyim” diyemeyen sen hep aynı kişidir.
Peki ne yapabiliriz?
Öncelikle bir şeyi kabul etmeliyiz: Bu borçlanmanın bilinçsizce ve dayatma neticesinde olduğu gerçeğini anlak gerekiyor. İkinci adım ise küçük ama kasıtlı yavaşlamalar yaratmanın önemini ve değerini fark etmekten geçiyor. Her toplantıda “bir düşüneyim” demek değil belki ama bir kararı o saniyede vermeme hakkını kullanmanın idraki içinde olmak…
Bir mesaja o dakika içinde değil, uygun bir süre sonra yanıt vermek söz gelişi sizi gereksiz hızdan ve olası hatalardan uzak tutacaktır. Akşam bir saat telefonu kapatarak hiçbir şeye hızlı cevap vermemek. Bunlar küçük görünüyor ama aslında zihinsel borcun faizini durduran adımlar olarak yaşamınıza katkı sağlayacaktır.
Üçüncü ve önemli adım, yavaş düşünmeyi yeniden değerli kılmaktır. Bir kararın “güzel” olması hızlı olmasından değil, derinliğinden gelir. Derinlik ise zaman ve çalışan zihin gerektirir.
Zihin, hızlandıkça hafifler; ama hafifleyen zihin bir an gelir ki ayakları yere basmıyor. İçi helyum dolu balon gibi uçup gidiyor ve bir süre sonra da işlesiz kalıyor.
Zihinsel borçlanmanın en tehlikeli yanı, borçlu olduğunuzu fark etmemektir… Toplumda çevrenizdekiler benzer durumda olacaktır. Herkes hızlı düşünmek zorunda hissedecektir kendini. Herkes yorgunluktan şikayet edecektir. Genç yaşlarda “over thinking” illeti ile bunamanın eşiğini daha ne olduğunu bile anlamadan aşıvereceklerdir. Bu normalleştikçe üstlendikleri borç da borç gibi gelmeyecektir. Normalleşecektir.
“İşin gereği bu, yapacak bir şey yok” kafasındaysanız uçurumun kıyısındasınız demektir. Değilseniz bile o tehdit yaklaşıyordur. Hızlı düşünen zihin, derin düşünen zihni tamamen borçlandırıp tükettiğinde siz artık ne hızlı ne de yavaş karar veremezsiniz. Yapabildikleriniz sadece birer tepkiden ibaret kalır. Sadece tepki veren bir zihin de düşünenden çok uzaktır. İşin daha da acısı, sadece tepki veren bir zihni yöneten, artık siz olmayacaksınız…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Zamanın Altın Oranı. Yaşamın İkinci Baharında Anlam Arayışı

Kariyer basamaklarını birer ikişer tırmanırken, toplantı odalarında bütçe maratonlarını...

Kurumsal Kehanet Kültürü Neden Hep Yanlış? Belirsizlikte Yön Bulmanın 5 Katmanı

Yönetim literatürünün en çok anlatılan hikâyelerinden biri Güney Kutbu...

İş Dünyası Çocuk Psikolojisinden Ne Öğrenebilir?

Regülasyon, Motivasyon ve SınırlarSon yıllarda iş dünyasında en çok...

Sandalyeniz Hâlâ Güvende mi? Orta Kademe Yönetimin Sessiz Depremi

Pazartesi sabahı kahvenizden ilk yudumu alırken, gelen e-postaları, onay...