Ofiste Yutkunduğumuz Her Cümle, Eve Bir Taş Olarak Geliyor

Tarih

Toplantıda “tamam” dedin. Asansörde “olur” dedin. Akşam eve girdiğinde, hiç ilgisi olmayan birine bağırdın.Belki çocuğuna oldu. Belki kasiyere. Belki sadece direksiyonun arkasında, önündeki şoföre. Mutfakta ışık yanıyordu, çatal bıçak takırtısı, mikrodalganın bipi vardı. Çocuğun “baba” dedi; duymadın. Eşin bir şey sordu; “sonra” dedin. Sen orada değildin aslında. Sen hâlâ saat 14.20’deki o toplantı odasındaydın; söylemen gereken cümle hâlâ dilinin altında, eski bir sakız gibi yapışıktı. Klimanın homurtusu, kahve makinesinin o tanıdık çığlığı, müdürün “bence de” deyişindeki o minik vurgu, hepsi kafanda dönüyordu hâlâ.
İş yerinde söylenmeyen şey kaybolmuyor. Sadece adres değiştiriyor.
Çoğumuz iletişimi bir “kelime alışverişi” sanıyoruz. Oysa iletişim, içeride birikmemiş olmaktır. Ofislerin en sessiz hastalığı, yanlış konuşmak değil; doğruyu zamanında söyleyememektir. Ama bu hastalığın daha sinsi bir yan etkisi var: birikmiş cümleler, eve doğru yürüyor. Patronuna “bu deadline gerçekçi değil” diyemediğin gün, aynı cümleyi iki kat ağırlığında eşine söylersin: “Sen de bana hep yükleniyorsun.” Fikrini yutmayı öğrenen bir ağız, akşam yemeğinde lokmayı da iyi çiğneyemez. Beden hatırlar. Zihin unutsa bile, omuzlar, çene, mide hatırlar. Fizyoterapistler “kas hafızası” diyor, sevenler “huysuzlaştın” diyor; aynı şey aslında.
Bir tanıdığım vardı. Ona A diyelim. Bir şirketin orta kademesinde, sessiz sakin, “sorun çıkarmayan” adam. Her toplantıda “bence de” diyordu, her istifada “anlıyorum” diyordu, her yeni projede “elimden geleni yaparım” diyordu. Bir gün eşi aradı, “A artık eve gelmiyor, arabada oturuyor bir saat,” dedi. A’nın sustuğu yer ofisti ama bedelini arabanın direksiyonunda ödüyordu. Çünkü eve girdiğinde, başka bir A olmak zorundaydı ve o A’yı artık bulamıyordu.
Bir atasözümüz vardır: “Söz gümüşse, sükût altındır.” Doğrudur. Ama yanlış zamanda altın, insanı boğar.
İletişim kurulamadığı yerde ilişki kalmıyor; sadece teslim alınmış sıralar kalıyor. Şirketler bunu “verim düşüklüğü” diye raporluyor, biz buna evde “biz neden böyle olduk” diyoruz. Aynı şey. Aynı kuyu, iki ayrı çıkış. Aktif dinlemenin yokluğu, önyargılar, güç dengesizlikleri, bunlar sadece ofisin değil, akşam sofrasının da sorunudur. Evdeki sessizliğin kökü, genellikle ofisteki söylenememiş cümlededir.
Asıl kaybettiğimiz, terfi değil. Sözleşme değil. Asıl kaybettiğimiz, kendimize ait olan ses. Bir gün aynaya bakıyorsun: ofiste susmuşsun; evde söylenmişsin; arkadaşlarınla yüzeysel kalmışsın; ve aynanın karşısında, yabancı bir adamın sırıtışını taklit ediyorsun. O adam sensin ama sen değilsin. Sekiz saat boyunca bir maskeyi yüzüne taktığında, kalan on altı saat boyunca o maskeyi çıkarmaya uğraşırsın. Maske kolay geçmiyor; çünkü yüzünle kaynamış. Hayat bu yüzden yorucu. İş yüzünden değil, “iş yerindeki sen”i taşımak yüzünden.
Düzeltmek mümkün mü? Mümkün ama kolay değil. Çünkü çoğu zaman sorun cesaret değil, alışkanlık. Bir cümleyi yıllarca yutarsan, dilin onu söylemeyi unutuyor. Önce küçük şeylerle başlamak gerekiyor: “Bu konuda başka bir önerim var” demekle, “anlamadım, tekrar eder misin” demekle, “hayır, bu hafta sonu çalışamam” demekle. Her bir küçük cümle, akşamki büyük patlamadan birini eksiltiyor. Bir terapist dostum şöyle demişti: “İnsanlar büyük konuşmalardan korkuyor ama aslında onları yıkan küçük söylenmemişlerdir.”
Bir de şu var: ofiste konuşamamak çoğu zaman bugünün meselesi değil. Çocuklukta öğrenilmiş bir suskunluk, yetişkinlikte toplantı odasında nüksediyor. Babası sofrada “büyükler konuşurken susulur” diyen çocuk, otuz yıl sonra CEO’nun yanında da aynı sofraya oturuyor. Yani toplantıda susan adam, aslında 7 yaşında bir çocuğun yetişkin gövdesinde devam etmesidir. Maaş büyüyor, pozisyon büyüyor, ama içerideki o küçük çocuk hâlâ aynı cümleyi duyuyor: “Sus, söylersen bir şey olur.”
Bir şey oluyor gerçekten. Ama susunca oluyor.
İçeride söylenemeyen her cümle, dışarıda bir ilişki olarak ölür.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Dijital Kapitalizmin Çevik Pusulası: OKR mi?

Performansın Henüz Eskimemiş Yeni Anayasası: Dijital Kapitalizmde OKR, Strateji...

İklim Kaygısı, Gelecek Kaygısı ve Sessiz Bir Nesil

Eco-anxiety’nin görünmeyen sonuçlarıKlinikte son yıllarda çocuk ve ergenlerle yaptığım...

Müşteri Sadakati – Bölüm 2 Stratejiden Kalbe Giden Yol

İlk bölümde sadakatin kökenlerini, bir şirketin ruhuyla olan bağını...

Derin düşünmeyi sevmiyoruz ama metaforsuz da yapamıyoruz!

Günlük yaşamda “düşünmenin en saf, en estetik ve en...