Ölüm Odası

Tarih

İnsanlık, uygar ülkelerin bazı hastanelerinde yaşamın sonuna yaklaşan bireylerin, yakınlarına ve dünyaya veda edebilmeleri için özel bir oda hazırlamıştır. Bu odada mahremiyet, sessizlik ve saygı vardır. Ölümün kaçınılmazlığı kabul edilmiştir, ancak onurlu bir geçiş korunmaya çalışılmaktadır. Aynı insanlık, aynı yüzyılda, aynı gezegende, bir şehrin üzerine bırakılan tek bir bombayla binlerce insanın hayatını birkaç saniye içinde yok edebilmektedir. Bu iki gerçeklik arasındaki uçurum, modern uygarlığın en büyük ahlaki çelişkilerindendir.
Değerli bir arkadaşım Hitler hakkında yaptığı sunumda, bu kişinin son günlerini Berlin’de, Fuhrerbunker adlı bir yeraltı sığınağında geçirmiş olduğunu, burada bir “ölüm odasının” da bulunduğunu ifade etmişti. Askeri ve idari amaçlarla inşa edilmiş olan “Führerbunker’de” bu isimde bir odanın varlığı, kaynaklarca doğrulanmış değildir, ancak Adolf Hitler, milyonlarca insanın ölümüne yol açan bir savaşın sonunda, kendi ölüm mekanını ve yöntemini seçebilmiştir. Sığınakta son sahne yaşanırken, Berlin’in üzerinde bombardıman sürmekteydi, şehir yanıyor, siviller ölüyor, cephelerde askerler parçalanıyordu. Avrupa harabeye dönmüş, milyonlarca insan hayatını kaybetmişti. Savaşın mimarı ölümünü planlayabilmişti, savaşın kurbanları ise aslında değil mekanını, ölümün kendisini bile seçmemişlerdi, sokaklarda ve her yerdeydiler. Sembolik açıdan bakıldığında, bütün Berlin bir ölüm mekanına dönüşmüştü. Yeraltına kapanan bir ideoloji, yeryüzünde devasa bir yıkım bırakıyordu. Bu yalnızca askeri bir çöküş değildi; aynı zamanda ahlaki bir çöküştü. Totaliter bir sistem, gerçeklikten koparak sonunda kendi kurduğu karanlığın içinde boğulmuştu. Ancak asıl soru insanlığın o kopuştan ders alıp almadığıdır.
Aynı yüzyılın ikinci yarısında insanlık aya gitti, genetik şifreyi çözdü, dijital devrimi başlattı. Bilim ve teknoloji olağanüstü hızla ilerledi, aynı süreçte doğaya müdahale de eşi görülmemiş ölçüde arttı. Berlin’in üzerinde yanan gökyüzü insan eliyle yaratılmış bir yıkımdı. Bugün ise gezegenin dört bir yanında daha sessiz ama daha kapsamlı, yine insan eliyle yaratılmış bir yıkım sürmektedir. Ormanlar azalmakta, türler kaybolmakta, okyanuslar ısınmakta ve bilim insanları artık “Altıncı Yok Oluş” kavramını kullanmaya başlamış bulunmaktadırlar. Dünya tarihinde daha önce beş büyük kitlesel yok oluş yaşandı (Bk. Gelecek Yönetim Gazetesi sayı 43). Dinozorları ortadan kaldıran asteroid çarpması dahil hepsinde, dev volkanik patlamalar ve büyük iklim kırılmaları bu yok oluşların başlıca nedenleriydi. Ancak bu kez durum bunlardan çok farklı, çünkü baş aktör artık insandır. İnsan faaliyetleri, türlerin doğal yok olma hızını yüzlerce kat artırmış durumdadır. Bu noktada Führerbunker’deki planlamalar ile günümüz arasındaki plansızlık ve hoyrat doğa katliamı arasında şaşırtıcı bir benzerlik ortaya çıkmaktadır. Betonun altında kapalı, karanlık ve sahte bir güvenlik duygusu altında yaşam sürdürülmeye çalışılırken, betonun üstündeki yaşam çeşitlilikte, dengede ve karşılıklı bağımlılıkta var olmaya çalışmaktadır. “Altıncı Yok Oluş” tehdidinden kurtulmak için insanlığın kararlı çabaları gerekmektedir. Führerbunker’in sessizliği ve tanıklıkları bir sonu yeterince anlatmıştır.

Resim: Ölüm Odasi
Sığınakta olduğu varsayılan “Ölüm odası” kavramı bana başka bir gerçeği ve saygın mekanı anımsattı. Yaklaşık elli yıl önce, Almanya’da çalıştığım bir hastanede bulunan “Sterbezimmer” ya da “Abschiedsraum,” “Ölüm odası”. Bu oda, ölmek üzere olan hastalar için ayrılmış özel bir mekandı, orada loş ışık, sessizlik ve mahremiyet vardı, bir hastane odasından çok bir ev ortamını andırıyordu. Ölüm burada bir panik veya kaos ortamı yaratmıyor, onun insan onurunun bir parçası ve yaşamın doğal sonu olduğu biliniyordu. Kişinin sevdikleri yanında olabiliyor, vedalaşılıyor ve sessizlik içinde uğurlanması amaçlanıyordu. Bu odayı her zaman çok kutsal bir mekân olarak anımsarım. Türkiye’deki hastanelerimizde ne yazık ki böyle özel bir ölüm odasına rastlamadım, onun işlevini çok yataklı hasta odalarında veya yoğun bakım servislerinde ölen bir hastanın, çekilen bir perde ile gizlendiği sanılarak, cenazesi odadan çıkarılmaktadır. Bu durum, aynı ortamda yaşam mücadelesi veren diğer hastalar üzerinde derin bir olumsuz etki bırakmaktadır. Ölüm odası yalnızca ölmekte olan insana değil, aynı mekanda yaşamlarını sürdürme çabasındaki insanlara da saygı anlamına gelmektedir.
İnsanların saygı, sevgi ve mahremiyet içinde bu dünyadan ayrılabilmeleri için özel odalar tasarlayan bir uygarlık, bir yandan da kitlesel ölümlere neden olan savaşları sürdürmektedir. Bu durum modern toplumun en büyük paradokslarındandır. Savaşta insanlar yalnızca yaşam haklarını değil, insanca ölme haklarını da kaybederler. Oysa ölümün biçimi, insan onuruyla doğrudan ilişkilidir. Sterbezimmer insanı son anına kadar özne olarak kabul ederken, savaşlar ölen insanı nesneye dönüştürür. Berlin’deki sığınakta gerçekleşen ölüm, bu nedenle güçlü bir semboldür. Milyonlarca insanın ölümüne neden olan bir ideolojinin lideri, hayatının son anlarını mahrem bir mekânda yaşayabilmiştir. Savaşın kurbanlarına tanınmayan bir ayrıcalık, tarihin ironisidir.
Bir toplum ölüm için bir oda tasarlayabiliyorsa, bu ölüm anına gösterilen saygının ifadesidir, ama aynı toplum savaş çıkarıyorsa, bu saygının inkârıdır, savaşın mazereti olamaz.
Bugün dünyada hala savaşları meşrulaştırmaya çalışanların var olduklarına tanıklık ediyoruz. “Daha fazla asker ölebilir” diyebilen yöneticilerin sözleri yalnızca stratejik bir hesap değil, aynı zamanda ölen insanların anne babalarına, çocuklarına ve sevdiklerine karşı büyük bir saygısızlıktır. Bir uygarlığın gerçek değeri, nasıl öldürdüğünde değil, ölüme ne kadar saygı gösterebildiğinde ortaya çıkar. Gidişat, bütün gezegenin, giderek büyüyen bir ölüm meydanına dönüşeceği kaygısını uyandırmaktadır.
Günümüz dünyasında ülkelerin çoğu kocaman ölüm odalarına dönüşmüş, buralarda kaybedilen canlar da askerlerden çok siviller olmaya başlamış, ancak ölüm odalarında görülen saygınlık ve sakinlik gibi nitelik ve felsefi değerler ne yazık ki buralarda umarsızca kaybolmuştur.
Seksen yaşıma kadar ölüm odasının insanlar için ütopya olabileceğini hiç düşünmemiştim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medyada Paylaş

Popüler Yazılar

Bunları da sevebilirsiniz
Bunları da sevebilirsiniz

Zorbalar neden hızlı yükselir?

Bunu birçok beyaz yaka bilir ama yüksek sesle söylemez....

Akan suda durup hayata dokunmayı bilebilmek

Lucius Annaeus Seneca derki "Nehir üzerinde akıp giden saman...

Yeni dünya düzeninde ayakta kalmanın sırrı: Çınar gibi değil, bambu gibi olabilmek

Son aylarda haberleri açtığında hissettiğin o sıkışmayı biliyorsun. Bir...

Üretimin temel taşı insan: Krizde ilk feda edilen mi, ilk korunan mı olmalı?

Günümüzde yapay zeka, robotik teknolojiler ve dijital dönüşüm baş...