Bu iki kavramı aynı cümlede kullanarak bir makale yazma düşüncesi başlangıçta bana da tuhaf geldi. Ancak zamanla, aralarında düşündüğümden çok daha ilginç ve derin bağlar bulunan güçlü bir metaforla karşı karşıya olduğumu farkettim.
Özgürlüğün tanımı toplumdan topluma değişiklik gösterse de, bu kavramın felsefi, siyasal, psikolojik, hukuksal ve metaforik boyutlarını genel bir çerçevede ele almak gerekir. Herhangi bir baskı, engel ya da zorlama olmadan hareket edebilme, kendi iradesiyle karar verebilme, bağımsızlık ve ifade özgürlüğü, yaşamın temel unsurlarıdır. Determinist düşüncede her şeyin bir neden-sonuç ilişkisine bağlı olması, “gerçek özgürlük” kavramını tartışmalı hale getirse de, etik açıdan özgürlük, ahlaki sorumluluğun temelidir; zira özgür olmayan bir birey, eylemlerinden sorumlu tutulamaz. Spinoza bu görüşün önemli savunucularındandır.
Siyasal ve toplumsal açıdan bakıldığında düşünce, ifade, basın, inanç, toplanma, örgütlenme ile seçme ve seçilme hakkı, özgürlüklerin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ekonomik özgürlükler de bireyin bağımsızlığını pekiştirir, bunların engellenmesi toplumsal tepkilere neden olmaktadır.
Varoluşçu düşünceye göre insan “özgürlüğe mahkûmdur.” “Kuş gibi özgür olmak”, “rüzgârın götürdüğü yere gitmek” gibi ifadeler, ya da “sevgi ve sanatın insanı gündelik zincirlerden kurtarması,” özgürlüğün metaforik anlatımlarıdır. “Özgürlük bir nefes gibidir” sözü de bu bağlamda anlam kazanır. Başkalarının haklarına saygı göstermek koşuluyla bireyin istediğini söyleyebilmesi ve bağımsızlığa sahip olması, insanca yaşamın temelidir. Sanatçı için özgürlük, yaratıcılığın ön koşuludur. Buna karşın baskı, zorbalık, kısıtlama, tutsaklık, otokrasi ve diktatörlük özgürlük ile bağdaşmayan kavramlardır. Öte yandan başıboşluk ve keyfiliğin özgürlüğü zedeleyen unsurlar arasında yer aldığı unutulmamalıdır.
Özgürlük ile güvenlik arasında son derece hassas bir denge vardır; özgürlük arttıkça düzeni sağlamak zorlaşabilir, güvenlik arttıkça ise devletin denetim gücü artar ve özgürlükler daralabilir. Antik çağlardan günümüze kadar farklı toplumlar bu dengeyi farklı şekillerde kurmaya çalışmıştır. “Güvenlik olmadan özgürlük olmaz” anlayışı, bu tartışmanın en bilinen sonuçlarından biridir.
Koruma altında yaşayan devlet yöneticileri hukuken özgür olsalar da, gündelik yaşamlarında ciddi kısıtlama altındadırlar. Sürekli izleniyor olmak, özel yaşamı büyük ölçüde sınırlar. En güçlü konumda olmalarına rağmen çoğu zaman en az özgür olanlar da onlardır. Tek başlarına dışarı çıkamaz, sokakta yürüyemez, markete gidemez ya da bir kafede rahatça oturamazlar. Yedikleri her şey kontrol edilir, test edilir; sıradan bir sokak lezzeti bile ciddi bir risk olarak değerlendirilir. Bu durum, uzun vadede yıpratıcı ve psikolojik açıdan zorlayıcı olabilir. İşte tam da bu noktada “kokoreç” metaforu devreye girer. Kokoreç, burada yalnızca bir yiyecek değil, özgürce hareket edebilmenin ve sıradan bir yaşamın simgesidir. İnsanın canı çektiğinde bir sokak lezzeti yiyebilmesi, aslında özgürlüğün en somut halidir.
Kokoreç, kökeni Antik Yunan ve Roma’ya kadar uzanan bir Akdeniz ve Balkan geleneksel yemeğidir. “Kokoretsi” adıyla bilinen benzer yemekler özellikle Paskalya döneminde hazırlanır. Zamanla Türkiye’nin en sevilen sokak lezzetlerinden biri hâline gelmiştir. Kuzu ya da oğlak bağırsağı ile çeşitli sakatatların karıştırılmasıyla yapılan bu yiyeceğin en önemli aşaması barsak temizliğidir, ardından kömür ateşinde uzun süre pişirilir. Ancak bu yazı kapsamında önemli olan kokoreçin kendisi değil, temsil ettiği özgürlük anlayışıdır. Nitekim bu metafor için herhangi bir başka sokak lezzeti de kullanılabilir.
Bu çalışmayı yaparken amacım, kokoreç gibi bir ürünün her yerde bulunabilecek tanımları ile sayfaları doldurmak değildir, amaç görevleri gereği üst düzey konumlarda bulunan insanların özgürlüklerinin ne ölçüde kısıtlı olduğunu vurgulamaktır. Dünya genelinde tanınmış kişilerin, siyasetçilerin ve ünlü bireylerin “koruma” adı altında özgürlüklerinin sınırlandığına sıkça tanık oluruz. Tarih bunun gerekli olduğunu gösteren örneklerle doludur; pek çok önemli kişi görev başındayken hayatını suikast sonucu kaybetmiştir. ABD tarihinde Abraham Lincoln, James A. Garfield, William McKinley ve John F. Kennedy suikast sonucu öldürülmüştür. John Lennon gibi çok değerli bir sanatçı da aynı kaderi paylaşmıştır. Avrupa’da ise Olof Palme ve Aldo Moro gibi liderler benzer şekilde yaşamlarını yitirmiştir.
Sıkıcı, sınırlı, stresli ve tehlikeli bir yaşamları olmasına rağmen koruma altındaki yöneticilerin koltuğu bırakmak istememelerinin nedeninin temelinde gücün bir süre sonra bağımlılık yapması yatar. Uzun süre gücü elinde tutan kişiler, “bu görevi benden iyi kimse yapamaz, ülke çöker” hayaline kapılırlar. Ayrıca siyasi rakiplerin hesap sorma olasılığı, yargılanma riski ürkütücüdür. Liderlik maddi ve sosyal olarak olağanüstü avantajlar sağlar, ego tatmini çok yüksektir, sağlanan olanakları ve ayrıcalıkları terk etmek kolay değildir. Üstelik çevreleri de bu gücün sürmesini ister; çünkü onunla birlikte kendi konumlarını da kaybedeceklerdir.
Her şeye rağmen, görkemli yaşamın bir “kokoreç veya benzeri özgürlüklere” değişilmeyeceği bir gerçektir. Kim aynı konumda olursa olsun, büyük olasılıkla sonuç farklı olmayacaktır. Ancak, küçük küçük keyiflerden oluşacak kocaman bir keyif demetinden uzun süre yoksun kalmak ve korku içinde uzun yıllar geçirmek büyük bir stres ve eksikliktir.
Kısa olan insan ömrünü, sağlık içinde, kaygıdan uzak ve özgürce yaşayabilmek, belki de en büyük zenginliktir.
Özgürlük ve kokoreç
Tarih
